OZAN OLMAK Canlarıma ve özellikle bu yazıyı adadığım Meltem Can bacıma bir pazar gezintisi armağan edeyim dedim bugün. Yirmi dakika kadar beraberiz, umarım sizlere layık olmayı başarırım. Bir başka canlarımızdan ozanlarımızdan bahsedeceğiz bugün. Nasıl bir şeydir ozan olmak, gökten mi düşer? Sihirbazın şapkasından mı çıkar? Ya da bir peri sihirli deyneğiyle dokunur ve birden bire ozan mı olur insan? Anlamak için soruyu bana değil içinizdeki, şayet varsa ozan parçasına soracaksınız. Ben yine de anlatmaya çalışayım.
Farklı bir yerden dalalım konuya, hani bilirsiniz ünlü bir söz vardır "Herkes sakız çiğnermiş, çingene de tadını çıkarırmış" denir. Çingenelerimize en büyük saygımla bu sözü anayım. Bunu bir de şöyle tersine çevirelim, "Herkes şiir yazabilir, ozanlar ağıt yakar" şiir yazmazlar ozanlar, dile getirdikleri sevgileri bile aslında bir şiir değildir, bir ezgi değildir, bir ağıtdır.Yırtılan bir yürek vardır, haykırış vardır, yakarış vardır, acı vardır fakat şiir yoktur. İsyan vardır, öksüzlük kimsesizlik, çaresizlik vardır ozanda.
Aslında okuyanın veya dinleyenin gördüğü ateş, ozandaki ateşin onda biri, ya da en fazla beşte biridir, ozanın içinde patlayan bir volkan, yanan bir yürek ve hırçın fırtınalar vardır. İşte o fırtınalar dile gelir, yolunu bulur, bizleri etkiler ve dilimize dolanır. Acısız ozan olmaz, ozan demek acının, çilenin, bazan sevincin ve aşırı duyarlılığın dile gelişi demektir. Onların bu acıları, onların bu feryatları bizlere çiçek olur açarlar, aslında zordur parçalanan yürekleri anlamak. Öyle ya da böyle, bu güzelliklerin bir bedeli vardır ozanların ödediği.
Neşet babanın hikayesini biliyoruz. Kim "mühür gözlüm" demiştir sevdiğine Neşet baba dan önce, kim "yağan kardan esen yelden sakınmıştır" sevdiğini, hem ne demektir sakınmak, tam da burda neden başka bir sözcük değil de "sakınmak" gerekmiştir. "Seni elden, havadaki durnalardan, giyindiğin urbalardan sakınırım, kıskanırım" peki burasını anladık diyelim. "Beşikte yatan kuzundan, hem oğlundan, hem kızından, hatta yarin kendi gözünden sakınmak ve kıskanmak" ne demektir? İyi düşünün bu sözcükler olmasa bu türkü tarihe geçmezdi. sanki bir türkü sözü değil bir destan yazılıyor.
Keza Aşık veysel kara toprağa "benim sadık yarim" demeden önce kimin sadık yari olmuştur kara toprak? Hiç kimsenin değil mi? Kim toprağa yar demiştir Veysel baba dan önce? Kime işkence yaptıkça gülmüştür kara toprak? Hiç kimseye...Veysel baba yı beklemek gerekiyordu bunların olması ve dilimize kazandırılması için. Herkesçe görünmeyen şeyleri görmek için, herkesin yaşamadığı şeyleri yaşamak gerekiyor belki de. Toprağın sırrını anlayan dünyaya ölmez bir eser bırakır diyor Veysel baba.
Ozanların dili İstanbul dili değildir ve olamaz da. Yazı dili de değildir, kendi yerel dilleridir ve işin en güzel yanı da burasıdır zaten. O şiveyi, o yerel aksanı, o yanık sesi ve halk dilini çıkardığınız anda her şey anlamsızlaşır. İstanbul şivesiyle söyleyemezsin cılkı çıkar. Gariptir İstanbul dan büyük yazarlar ve bilim adamları, aydınlar, şarkıcılar çıkmıştır belki ama, halk ozanı çıkmamıştır diyebiliriz, Anadolu dur ozanın yurdu.
Bu ozanlarımız bu türkülerimiz olmasaydı bugünkünden çok daha fazla insan mapuslarda çürürdü, belki aklını kaybeder deli olurdu, belki kendisinin veya başkalarının canına kıyardı, belki isyanı kat kat daha fazla sert olurdu. Ozanlar bir kültürün aşısıdırlar, insanların acılara bağışıklık kazanmasını sağlarlar. Yeri gelir söylenemeyeni söylerler, anlatılamayanı anlatırlar, alırlar sizi başka dünyalara götürürler ve inanın bunu yapabilmenin bedelini çektikleri acılarla fazlasıyla ödemişlerdir. Sadece ozanların yüzüne bakın ve bakışlarına, o mütevaziliğin de ödenmiş bir bedeli vardır.
Bu ozanlarımızın hiç biri hayatlarını rahat içinde geçirmemişlerdir, büyük okullarda okumamışlardır, teknolojiden faydalanmamışlardır, dünyayı gezmemişlerdir ve hiç birisi, hiç bir zaman yaptıkları hiç bir şeyle övünmemişlerdir. Fakat yaşamın ve yaşama mücadelesinin ta kendisi olarak, çıkıp bütün bir ulusun gözleri, kulakları ve dili olmuşlardır, hatta nice profesörlere hayat dersi vermişlerdir. Konuştuğumuz dilde olmazları, artık olurlaştıranlar da onlardır. Dili değiştirenler de onlardır, renklendirenler de onlardır, zenginleştirenler de onlardır. Ozanlar tek başlarına bir kültürün temel direkleridir.
Ozanlar kanla, gözyaşıyla, acıyla, isyanla yazarlar ve söylerler. Seslerindeki duyguya dikkat edin, bize dokunan sözleri kadar sesleridir de. O yanık sesin bir bedeli vardır, ozanlar acıyla yoğrulmuş yaşayan bir ruh gibidirler, iyi bakarsanız bunları görürsünüz. Fakat iyi ki de varlar, eğer ozanlarımız olmasaydı, ne olurdu halimiz? Kim bize bu kadar güzel anlatabilirdi duyguyu, kim bizi iki sözcükle güldürebilir ve kim bizi iki sözcükle ağlatabilirdi? Kültürümüzün tüm ozanları önünde saygıyla eğiliyoruz, acılarınız ve sevgileriniz bizim çiçeklerimiz oldular.
Emre Kaan Emre...24/10/2010