Birinci Dünya Savaşı üç imparatorluğun yıkılmasına neden oldu. Bunlardan biri Osmanlı İmparatorluğu idi. Artık tek bir adamın birçok devleti yönetmek geleneği geçmişte kalıyordu.
Bu gerçek İtilaf Devletleri için de geçerliydi. Ama onlar savaşın sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi’ne dayanarak Osmanlı’nın son toprağını da işgale başladılar. Anadolu paylaşılıyordu artık. Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler, Yunanlılar doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde Anadolu’ya yerleşiyorlardı.
Buna karşılık red cepheleri, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de oluşuyordu, bölük pörçük, birbirinden habersiz. Bu dağınık güçleri toparlamak, tek bir ideale yöneltmek gerekirdi. Bu güçler bir araya gelmeliydi. Kim, nerede, nasıl, ne yapabilirdi? Bu bilinmeliydi. Üstüne üstlük Anadolu’da yer yer iç isyanlar da başvermişti. İzmir’in işgali bardağı taşırdı. Ardından o kahraman, o çare MUSTAFA KEMAL Mayıs 1919’da Samsun’da, Temmuz’da Erzurum’da, Eylül’de Sivas’ta, Aralık’ta Ankara’da bu dağınık güçleri toparlıyordu. Amacı da, yöntemi de saptamıştı. Yakınları, silah arkadaşları bu dış işgaller, iç isyanlar karşısında Mustafa Kemal’e “Paşam tam sırası bu güçlere savaş açalım, moral buluruz” dediklerinde O “Hayır, önce Meclis, milletin olurunu alacak sorumlu bir kurum gerekli” demiştir. İşte Nisan 1920’de açılan TBMM bu düşüncenin sonucudur. Buraya bir nokta koyalım.
Mustafa Kemal’de cumhuriyet fikri gençliğinde oluşmuştur. Afrika’da, Balkanlarda, Ön Asya’da savaşa savaşa kaybolup giden Osmanlı topraklarını görmek, O’nun gençlikteki düşüncelerinin doğruluğunun kanıtıydı. Tek bir adamın otoritesine dayanarak imparatorluk yönetmek mümkün değildi. Çare, halk egemenliğine dayanan ulusal devletin varlığı idi. İşte açılan TBMM o anlayışın eseridir. O meclis hem yasa yapıyor, hem yasayı yürürlüğe koyuyor, bazen de kendi çıkardığı yasayı kendi uyguluyordu. Kısaca, devletin gücü bu kez de tek bir organda toplanmış gibiydi. Ne var ki o meclis bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yönetiyor, bir yandan Devrim Kanunları’nı çıkarıyor, kısacası işgali önlüyor, isyanı bastırıyordu. Bir bakıma o bir ihtilal meclisi, o bir kurucu meclisti.
Lozan Antlaşması’ndan sonra sıra devletin yeniden şekillenmesine gelmişti. O güne kadar bakanlar kurulunun oluşumu, Devrim Kanunları’nın çıkarılması ve yürürlüğe girmesi TBMM’de sık sık tıkanıklığa neden oluyordu. ÇARİ YİNE O İDİ, MUSTAFA KEMAL’Dİ, O’NUN DEHASIYDI. Bu kez de yakınlarının şeflik, padişahlık, halifelik önerilerine sırt çevirip, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” dedi. Bu ikinci nokta, ikinci aşamadır. O güne deyin kuvvetleri bünyesinde toplayan meclis, bu kez kuvvetleri ayırıyordu. Yasama, yürütme, yargı güçleri birbirinden ayrılıyor, fakat aynı devrim düşüncesiyle işliyordu.
Başlangıçta değindiğim gibi Cumhuriyet tarzı yönetim Atatürk’ün gençliğinden beri hayalini kurduğu bir idealiydi. Sadece bir meclisin varlığı ile yetinilmemeli, halkın egemenliği, çok partili bir sistemle o meclise taşınmalıydı. Yürütme organı mecliste sürekli denetlenmeliydi. Cumhuriyet’in ilanından sonra Mustafa Kemal bu yoldaki arayışlarını sürdürmüş, çok partili meclis düzenine geçmenin yolunu ve yöntemini aramıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın olumsuz deneyimi henüz bu gelişmeyi hazmedecek düzeyde olmadığımızı gösterdi. Fakat Atatürk, yürütmenin denetimini sağlayacak muhalif partilerin varlığını daima arzu etmiştir. 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına önayak olması bu arzusundaki içtenliğinin en somut kanıtıdır.
Atatürk Devrimi, bir gelişmişlik örneğidir. Türkçesi, gelişmemişlikten, geri kalmışlıktan kurtulup ışığa, aydınlığa kavuşmanın en sağlıklı modelidir, reçetesidir. O nedenle en ağır koşullarda bile TBMM’yi kurmuş, Cumhuriyet kurum ve kavramının özünü benimsemiş, demokrasinin yerleşip gelişmesini sağlayacak çok partili yaşamın özlemini çekmiştir. “BENİM EN BÜYÜK ESERİM TÜRKİYE CUMHURİYETİ’DİR” deyişi, bu düşüncesinin en gerçek ve tarihi kanıtıdır.
Dr. BEŞİR DOSTER