Bizim çocukluğumuz biraz farklı geçti, evin yüzünü pek görmezdik ya sokaklarda gezerdik ya da okul, öyle şimdiki gibi internet, telefon filan da yok. O zamanlar pek çok ailede iş hayatına da yardım ediyorlardı çocuklar ve bu baba mesleğine göre değişiyordu, hiç bir şey bulamayan da ıvır zıvır satıyordu, üç beş kuruş için. Oyun da oynuyorduk, okula da gidiyorduk, çalışıyorduk da...Kavga, döğüş, toz, toprak, bağ, bahçe büyüdük ve erken piştik. Şimdikiler gibi gölgesinden korkan çocuklar değildik. Bu konuda büyüklerimizin şikayetleri var, pısırık yetişiyor şimdiki gençlik, başlarının çaresine bakamıyorlar.
Ha çıkın kavga edin diyen yok, fakat iş dünyasının acımasızlığı, çocuk dünyasında daha da acımasız oluyordu ve biz buna hazır değildik aslında. At denize öğrensin derler ya, öyle bir şey, attılar bizi denize...Kaynamış darı, naneli şeker, eskimo, sakız, su, erik, çağla, inşaat işleri derken, büyüdük işte...Daha çocuk yaşta insanlar arasındaki farklılıkları görüyorduk, çeşit çeşit insan olduğunu anlamaya başlıyorduk...Duygusal mı dersin, sahtekar mı dersin, aksi mi dersin, huysuz mu dersin, tadından yenmeyecek şeker gibi olanlar mı dersin, utangaç mı dersin, sert mi dersin, gülünç mü dersin...Ne ararsan var, insanlar çeşit çeşit.
Daha o zamanlar mahallemizde gruplar oluşmuştu, hatta bazen kavgalar bile oluyordu. Büyük dostluklar da vardı tabi. Parmağımızı kesip bir kağıdın üzerinde karıştırarak kankardeş oluyorduk, bazan aynı kızı seviyorduk, serbest rekabet, şekilden şekile giriyorduk, utangaçtık o zamanlar, ağzımız vardı dilimiz yoktu bu konularda...Birisi O nun hatırı için dediğinde, ne istenirse yapıyorduk, delikanlılık vardı, her işin de bir raconu vardı...Borç namusdu örneğin, ne borcu olursa olsun...Söz de sözdü, sokak deyip de geçmeyin, sokağın bile kuralları var.
Hiç unutmam, bir gün boyacı Ali bizim çocuklardan birini fena dövmüş, dövdüğü çocuk da, sessiz sakin bir şey, vur ensesine al ağzından lokmayı...Bizimkiler hem korkuyorlar, hem de utanıyorlar, parkın önünden geçemiyorlar artık...Oysa ki eskimo, yani şimdiki adıyla buzparmak satan fabrikaya giderken normal olarak oradan geçmemiz gerekiyor...Bizim çocuklar tırsdılar, arka sokaktan dolanmak istiyorlar...İşin kötüsü boyacı Ali bizden daha büyük ve daha uzun boylu, buna rağmen zoruma gidiyor, hem dövdüğü çocuk gariban, sessiz bir şey, hem de güçler eşit değil. O zamanki en büyük derdimiz oldu bu.
Bu arada ben yaz tatillerinde ve yıl içinde hafta sonları inşaatlarda çalışıyorum, çocuk ta olsak insanın kolları güçleniyor, kendi gücüne kendisi de şaşırıyor, başkaları da ve bundan zevk alıyoruz, pazularımızı gösteriyoruz...Neyse ben parktan geçmek istedim, bizim çocuklara da siz karışmayın dedim...Parkın ortasında da boyacı Ali var, onun da kendi grubu var...Boyacı Ali duramadı tabi, önceki zaferinin verdiği kendine güvenle geldi bize sataştı...Hayatının hatasıydı bu, benden bir kaç yaş büyük olmasına rağmen, ne yapsa boynunu kurtaramıyordu, kıyasıya döğüştük, bazı yerleri kanadı...Kan zafer demekti o zaman, tekrar hatırlatıyorum çocuktuk, sokağın kendi kuralları vardı...
Bu günden sonra bu iki grup bir daha hiç kavga etmediler, cesaret edemiyorlardı. Ben küçük olmama rağmen boyacı Ali benden gerçekten korkuyordu, çünkü boynunu sıktığımda öleceğini sanmıştı, o duyguyu bir kere yaşamak yetiyordu. Doğrudur kavga etmemeliydik, fakat bu gibi şeyleri ne büyüklere anlatabilirdik ne de karakola, kimse bizi dinlemezdi, pazar payı kavgası veya grup kavgası gibi bir şeydi ve epey uzun bir geçmişi vardı. Anlatılamayacak şeyler olduğunu daha o yaşta öğrendik, küçük görünen olayların büyük sonuçlar doğurduğunu da, çok akıllı ve uslu olmanın her zaman sorunları çözmediğini de...En acımasız haliyle hayat vardı karşımızda...Parkta şunu bunu satmak bile bir mücadele gerektiriyordu...
Bunları size neden anlatıyorum? Bugün çok önemli sandığımız bazı şeyler aslında önemsiz, ve önemsiz görünen bazı şeyler ise son derece önemli olabilirler, bu sadece sizin yaşadıklarınıza bağlı...Sabah kalkıyorsunuz, iki çay, iki dilim kızarmış ekmek ve bir dilim peynir, bir tarafınız da ağrımıyor, evinizdesiniz, işte size cennet...Evet işte size cennet...Neden mi? 10 dakika sonra evinizde bir yangın çıktığını ve herşeyin yandığını düşünün, yatacak yeriniz, oturacak sandalyeniz yok, nerde banyo yapacak, nerde dinleneceksiniz? İşte size cehennem...Her an, küçük görünen olaylar hayatınızı tümden değiştirebilirler, sorun sandığınız şeylerin sorun olmadığını, sorun olmadığını sandığınız şeylerin sorun olduğunu anlamınızı sağlayabilirler...Önemli bir hastalık öncesi ve şanslıysanız sonrası tüm hayat felsefeniz değişebilir ve artık o günden sonra yaşamaya başladığınızı düşünebilirsiniz.
Askerde dağlarda en büyük sorun sudur, gerekirse karı eritir çay demlersiniz, su en büyük derdiniz olur. Yiyecek de sorundur, helikopter erzak atar, torba kaybolur, en büyük derdiniz karın içinde torbayı bulmaktır...En sevmediğiniz yemeği de parmaklarınızı yalayarak yersiniz. Kışlaya geldiğinizde çeşmeden akan su size sihirbazlık gibi gelir...Kolunuz kırıldığında kolun, ayağınız kırıldığında ayağın, yakınlarınız kaybettiğinizde yakınlarınızın kıymetini anlarsınız...Susuz kalmadan suyun, elektriksiz kalmadan elektriğin, işsiz kalmadan işsizliğin, aç kalmadan açlığın anlamı anlaşılmıyor. Peki vatansız kalmadan vatanımızın kıymetini anlayacak mıyız? Cehenneme mi bilet alacağız? Çocukken veya büyüdüğümüzde yaşadığımız benzer olaylar, bize bazı şeylerin ne kadar önemli olduklarını anlatabilecek kadar güçlü değiller mi? Mikro planda geçerli olan şeyler makro planda da geçerli değil mi?
Bizim için dünyanın sonu özel hayatımızda yaşadığımız bir hüsran olamaz mı? Bir sağlık sorunu olamaz mı? Çocuk aklıyla parkta kaynamış darı satamamak, o parktan geçememek olamaz mı? Ulusumuz için ülkesine sahip çıkamamak dünyanın sonu değil midir? Haksızlıklara göz yumarsak yaşamanın anlamı nedir? Yakınlarımızı, ülkemizi, bayrağımızı, malımızı, canımızı koruyup kollamazsak, çayın, ekmeğin tadı kalır mı? Bir hayat felsefesi olmayan insanlar, inekler gibi yaşarlar; Ot yer, su içerler ve geçen trenlere bakarlar...İlkeleri, kutsalları, antları, sözleri, kankardeşleri, sevdikleri, dokunulmazları yoktur...
Evet biz çocuktuk o zamanlar, fakat bizim bile ilkelerimiz vardı, sokağın bile ilkeleri vardı, uyulmadığında da sonuçları vardı. Sevdiğimiz kız vardı, kimseye dokundurtmadığımız kankardeşimiz vardı, daha güçlü olmak için gruplaşma vardı, gerekirse çocukca da olsa kavga etmek vardı, ekmek paramızdı bu kavga. Yılmak yoktu, zahmete katlanmak ve dayanmak, saatlerce ben yoruldum demeden yürümek vardı. Binbir çeşit soruna rağmen, o küçücük boyumuzla kendimizce çözümler üretmek vardı, çeşit çeşit insanlarla uğraşabilmek vardı, asansörsüz binalarda aşağıya inemeyen teyzelere tamam abla sen dur ben geliyorum demek vardı...Biz büyüktük aslında... Öyle şimdikiler gibi gölgesinden korkan pısırık insanlar olarak yetişmedik, koparmayı, tuttuğumuzu bırakmamayı, kimseye muhtaç olmamayı öğrendik biz...Eminim boyacı Ali de şimdi karşılaşsam gurur duyacağım bir adam olmuştur, bu defa da yemeğin parasını illa ben vereceğim diye döğüşürüm onunla...Biz sokakta büyüdük, bizim gibi insanlara Ali yi boyayıp Veli diye yutturamazsınız...
Emre Kaan Emre...23/01/2011
Not: Tatsız bir olay nedeniyle bir süre yazamadım, fakat her şey normale dönüyor yavaş yavaş...Seven canlarıma selamlar.