IŞIĞIN OLMADIĞI YER
Kaan küçük, küçücük, adı da Küçük Kaan zaten, 6-7 yaşında var yok, ablası 12, onun küçüğü 10, en küçüğün aklı ermez daha. Tek göz bir oda, baba yok, anne hasta, yarı aç yarı toklar, kazağı da delik Küçük Kaan ın, sırtını kalın giydirmiş anası, üşümesin yavrum diye. Gece soğuk, sinsi, tavanda bir sepet asılı, içinde ekmek, bör böcük yemesin diye. Kapının arkası mutfak, bir kaç kap kaçak, bir testide su, biraz bulgur, biraz pirinç. Kapının arkasındaki masanın üzerinde mavi bir çaydanlık, çay, şeker, tahta bir kutuda biraz tuz. Bir filede bir kaç patates bir çiviye asılmış, bir başka filede biraz soğan. Plastik bir kavanozda biraz yeşil zeytin, yerde duruyor, betonun üstünde, kavanozun kapağı yok, üstünde bir bez ve bezin üstünde bir taş.
Gece zalim, gece hain, gece sinsi, zamanın bir geriye bir ileriye gittiği bir gece, karanlıkta pırıldayan küçücük sekiz göz, çaresizlik en soğuk yüzüyle kapıda. Anne ağlıyor yine, çok kötü ağlıyor hem de, çocuklar korkuyorlar, çünkü biliyorlar sonra ne olacağını. Beklenen gecikmiyor, kaskatı kesiliyor anne, elleri bacakları titriyor, dişleri kenetleniyor, ağzından köpükler çıkıyor, bitiyor anne...Çocuklar perişan, çaresiz, kimsesiz, ağlaşıyorlar, her biri çırpınışlarda, bir şey yapamamanın kahroluşlarındalar. Büyük kız bir soğan kesiyor, ağzına sürüyor bilinçsiz çırpınan annenin, kenetlenmiş dişlerini açmaya çalışıyor ağlayarak...Olmuyor açılmıyor dişler, ölüp ölüp diriliyorlar çocuklar...Bir tas su döküyorlar annenin yüzüne...Doktor yok, yardım yok, kimse yok, tek çare soğan ve su, tek umut, zaten başka bir şey de yok.
Sürdükçe sürüyor annenin çırpınışları, çocuklar da beraber ağlaşarak ölüp ölüp diriliyorlar, resmidir çaresizliğin ve kimsesizliğin, kayboluşun resmidir, küçücük yüreklerin kaldıramayacakları yükün ve acının resmidir. Her defasında yeni bir ölüm, her defasında her an ölüm ve her defasında ölüm korkusu...Çırpınan bir kişi değil, beş kişi, hepsi diğeriyle özdeşleşmiş beş can...Zor nefes alıyor anne, her defasında, sanki bir dahaki sefere nefes almayacakmış gibi...Çocuklar bağırıyorlar, nefes al anne, nefes al anne, annem nefes al, annem ne olursun nefes al..Soğan ve su...Her an ölümün hain ve soğuk yüzü, her saniye yeni bir bitiş, yeni bir yırtılış, yeni bir dayanılmaz acı...Gecenin köründe, kimsesizliğin, çaresizliğin, güçsüzlüğün ve çırpınışların kol gezdiği bir oda, her nefeste yeni bir ölüm.
Dişleri kenetlenmiş anne ağzından köpükler çıkararak nefes almaya devam ediyor, soğan ve su...Giderek daha derin nefes alıyor, soğan ve bir tas sudan başka çare yok...Nefes alıp vermeler sıklaşıyor, daha derin nefes alıyor anne ve gözlerini açıyor nihayet ama bitmiş, tükenmiş bir durumda, halsizlikten kımıldayamıyor. Seviniyorlar çocuklar, sarılıyorlar annelerine ve ağlaşıyorlar...Gece soğuk, gece hain, gece sinsi, küçücük yüreklere dayanılmaz acılar getiren bir gece ve benzer yüzlerce geceden biri...Işığın olmadığı yer, çaresizlik, bitiş, güçsüzlüğe teslim oluş, sadece soğan ve su. Her defasında beyinlere kazınan acılar ve zamanın orada duruşu...Sıfırlanmak, sıfır olmak, sıfırın da altında olmak, tümden bitiş...
Sabah gözlerde hala korku, çay ve zeytinle yapılan kahvaltı, masum ve endişeli pırıl pırıl parlayan gözler...Bir gece farklı da bitebilirdi, küçücük yürekler parça parça, dilim dilim de olabilirdi...Ne kötü şey canların çırpınırken, hiç bir şey yapamamak ve sadece ağlamak, ne kötü şey çaresizlik, ne kötü şey ışığın olmadığı yerde olmak...Soğan ve suya tüm umudunu bağlamak ne kötü şey. Küçücük çocukken taşıyamayacağın kadar ağır olaylar yaşamak ne kötü şey...Sevgiler acılardan, acılar da sevgilerden gelir bazan, yaşadığımız olaylar kadar varız. Çocukların, kadınların, anaların, babaların, kısaca insanların çaresizlikleri, bitişleri ve bunu anlamaları ve istemeden de olsa kabullenmeleri ne kötü şey...Ne kötü şey boynunu bükmek, ne kötü şey kendini kücücük, minicik bir nokta gibi hissetmek...Çaresizlik yaşanılmadan anlaşılır mı bilmiyorum.
Emre Kaan Emre...04/03/2011