BEŞİNCİ BOYUT
Doğru bilinen bir yanlışı doğruyla değiştirmek, yanlışın yerine doğruyu koymak her babayiğidin harcı değildir. Konu ne olursa olsun, konunun önemi yok, felsefi olur, politik olur, toplumsal olur, bilimsel olur, teknolojik olur, insan ilişkileri ile ilgili olur, yönetim alanında veya tarım alanında olur, burası önemli değil...Başınıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez. Bir yenilik, eğer doğruysa mutlaka tepki görecektir bu tepkilere karşı koymak, koyabilmek, yeniliği veya doğruyu bulmaktan çok daha zordur. Zaten kendi doğrularına perçimlenmiş insanlar olmasaydı dünya değişmezdi. Ödenen bedeller birden fazladır, bu bedelleri şu veya bu şekilde ödemiş insanların saygıyla önlerinde eğiliyorum.
İnsanlar genel olarak teknolojik ilerlemeler dışında değişime açık değillerdir, değişim onları rahatsız eder. Hatta teknolojik açıdan bile yeniliklere alışmaları zaman alır. Kaldı ki teknoloji dışında kalan konularda, insanların düşüncelerni değiştirmek, Einstein ın da dediği gibi, bir atomu çatlatmaktan daha zordur. Karşınıza akla hayale gelmeyecek engeller çıkar ve tüm tarih bu değişimleri yapmak isteyen insanların acılarıyla yazılmıştır. Hiç bir ilerleme, bedava değildir, birileri bir bedel ödemiştir. Tarihin derinliklerine inmeye gerek yok aslında, bugün bile etrafınıza baksanız, her yerde bunu görürsünüz.
Her şeyden önce, kanımca kabullenmek zorundayız ki, hiç bir yenilik olağan insanlar tarafından ne düşünülmüştür, ne bulunmuştur, ne de savunulmuştur. Yürek ve cesaret ister doğruları savunmak, bu da herkeste olmaz. Yanlış anlaşılmasın, insan taşrada bir yerde, kendi toprağında, bağında sıkışmış, küçük ama büyük bir filozof da olabilir ve tek başına bir gün, koca bir ülkenin kültürüne altın harflerle ismini yazdıran bir ozan da olabilir, mutlaka büyük olanaklara sahip olmak gerekmiyor. Bir bilim adamı da olabilir, bir yazar da olabilir, kendi halinde bir öğretmen de olabilir veya şu veya bu dalı sevdiği için çok ciddi konu üzerinde çalışan bir insan da olabilir. Sonuç aynıdır, doğrusu kabullenilinceye kadar, yoğun bir mücadele bekler kendisini, ATATÜRK ün de dediği gibi, bu mücadelenin sonunda, yani başardığında, sana büyük dediklerinde sadece güler geçersin. Acıdır fakat sizleri küçültmeye çalışanlar da, sonradan sizleri büyütenler de insanlardır, kazanan kahraman, kaybeden asi veya şarlatan olur ve tarih bunu hep böyle yazmıştır.
Size deli denilir, manyak denilir, çatlak denilir, anlaşılmadığınız için çok ama çok saldırılırsınız, almadığınız etiket kalmaz, hakaret, küçümseme, tehdit, alaya alınma, sırtından bıçaklanma, engellenme, hatta özgürlüğünüz kıstlanması, aforoz edilme, kıskançlık, gerisini siz sayın...Başınıza gelmedik kalmaz...Aleyhinizde kampanyalar başlatılır, aklınıza hayalinize gelmeyecek tezgahlar kurulur ve saldırılar yapılır, diğer insanlar etkilenmeye çalışılır, size karşı cephe alınır, hatta sadece siz değil sizin yakınlarınız da bunun faturasını öderler. Kısaca ananızdan doğduğunuza doğacağınıza pişman olacak hale gelirsiniz...Çünkü doğruyu savunuyorsunuz ve kitle önceki zamanda yaşıyor, çünkü kitle belirleniyor ve belirlenmiş, siz ise belirleyen olma yolundasınız. Kitle tutucudur, dengesini bozuyorsunuz, tedirgin ediyorsunuz, inandıkları anlamlarını anlamsızlaştırıyorsunuz, ne bekliyordunuz?
Ben bunları yaşayarak anladım, konu ne olursa olsun, doğru bildiklerini inatla ve hırsla savunan insanların başına gelmedik şey kalmıyor. Hatta bu konularda yumuşaklık da tehlikeli, bakıyorsun bu insanlar inatçı olmak zorundalar, bakıyorsun her şeye ve herkese rağmen, kendi doğrularının arkasındalar, bakıyorsun etkilenmiyorlar ve taviz vermiyorlar. Dağ yerinden kımıldıyor, bunlar bazan canları pahasına da olsa, oradan oraya gitseler de Tevfik Fikret in dediği gibi, hak belledikleri yolun arkasındalar. Biraz önce de dediğim gibi dün asi olan, başına gelmedik kalmayan, yarın kahraman olabiliyor veya dün kahraman olarak gösterilenlerin, zaman şarlatan olduklarını ispat ediyor. Yani doğrular er veya geç ortaya çıkıyor, zaman hiç kimseyi ve hiç bir yanlışı affetmiyor. Mitterrand ın dediği gibi "Zamana zaman bırakmak gerekir" o işini bilir...Bu arada ise kimisi için acı, kimisi için tatlı, kimisi için acıyken tatlıya dönen, kimisi için de tatlıyken acıya dönen süreçler vardır.
İlk başta kitleyi kazanamazsınız, sadece doğrulara perçimlenmiş, kişilikleri oturmuş, gerçekleri aramaktan taviz vermeyen insanları kazanırsınız, fakat bunlar azınlıktır. Kitle hiç bir zaman kısa vadede değişmeyeceği gibi, sizin önünüzdeki en büyük engeldir. Madam Kurakin benim cesaret edip de söyleyemeyeceğim şeyi söylüyor " Bütün ülkelerde kitle aptaldır" diyor, "Geriden gelir, rüzgar nereden eserse o tarafa yatar, kitle ile oyuncak gibi oynamanın teknikleri vardır" Yanlış mı? Doğru mu? Size bırakıyorum. Neyse geçen iki şaka yaptık, yanlış anlaşıldı, ciddiyet şakayla ölçülmez bence, şakayı yanlış değerlendirerek saldırmak veya insanları etkilemeye çalışmak da dürüst olmayan bir davranış bozukluğudur. Kitle yaptığınız şakayı da, ATATÜRK ün içtiği iki kadeh içkiyi de saptırarak kullanacaktır, 500 veriden sadece biriyle size bir yalan gerçek yaratmaya çalışacaktır.
İnsanlar kolayı severler, beyni yormadan sınıflandırmak onları rahatlatır...yalan bile bu açıdan insanların işine geldiği için gerçeklerden daha çok prim yapar, etiket bulunmuştur ve iş bitmiştir...En ciddi insan iki şaka yapar burnundan getirilir, Atam ayyaş olur ve daha yüzlerce iftira atılır. İnsan beyni daha doğumdan önce bile evet veya hayır, ben veya ben değil gibi basit bir muhakeme ile hayatı öğrenmeye başlar. İlginçtir, insanın yaptığı bilgisayar bile aslında evet ve hayır dan başka hiç bir şey bilmez. Çok hoş ve zevklidir bir şeyi evet veya hayır ile basite indirgemek veya bir kelimeyle bir insana, bir olaya, bir bulguya bir etiket yapıştırıp, işte bu budur demek, insanı zevkten kudurtur. Doğru olmasa bile, diğer insanlar bu etiketi alır ve kullanırlar...Yeni gelen yönetici tam bir katil diyorlar deyin, adam daha ağzını açmadan herkes titrer, bu kadın kolay kadın deyin, en ciddi kadın o bile olsa hayallerde kötü kadın olacaktır, etiket kalacaktır, çünkü evet-hayır türü bir bilemdir, ben-ben değil, evet-hayır, ya da hem evet hem hayır, kolaylık var...
Beşinci boyut dediğim şey, en,boy,derinlik, zaman değil, basit olduğunu sandığımız şeylerin aslında son derece karmaşık olduğunu bilmek ve basitliğin dayanılmaz çekiciliğinden kurtularak küçülmemektir. Ya da argo özetleme ile, basitliğe hastir demeyi bilmek veya öğrenmektir. Aksi takdirde isteseniz de istemeseniz de gülünç duruma düşersiniz, biner tabanlı düşünce, evet-hayır, ben-ben değil, insanı basit muhakemelere götürür. Bilgisayar sistemlerinde sadece bir evet ve hayır üzerine değişik matematik hesapları ile, koca bir dünya kurulur ve sonuç ilginç güzelliktedir, fakat eğer evet veya hayır da kalınmış olsaydı, bu güzelliklerin hiç biri olmazdı, evet veya hayır yetersiz bir düşünce şeklidir, basite indirgemedir...İşte yukarda bahsettiğim Madam Kurakin' in aptal kitlesi, evet-hayır kafadır, bu nedenle hiç bir yenilik veya hiç bir doğru, bunlar için değişmez sınıflandırma şekline gelmedikçe kabullenilemez, birileri bunlara evet bu budur demelidir, kendileri anlayamazlar, yani başkalarının koydukları etiketleri, değişmez veri olarak almaları zaman alır. Politik alanda basının yaptığı da budur, satılmış yazar-çizer takımının yaptığı da budur, ekonomik alanda reklamların yaptığı da budur, bilimsel alanda Newton fiziği de budur, felsefi alanda çarpık akımların yaptığı da budur...
Güzel kelimesinin yerini seksi kelimesi alabilir ve güzel unutulabilir, özgürlük kelimesinin yerini liberal kelimesi alabilir, özgürlük unutulabilir, Atatürk ün adı, ayyaş veya berduş ile değiştirilmek isteneblir, din demek AKP demek olarak anlaşılsın denilebilir, değişik düşünceleri savunana Ergenekoncu denebilir, ya da Silivri akla gelir, bizden-bizden değil gibi biner düşünülür. Ya karasındır ya da ak, ya tarafsındır ya bertaraf, ya AKP lisindir ya da münafık, ya evet ya hayır, ya bizim verdiğimiz yersin ya da bu diyardan gidersin, ya yandaşsın ya mankafa, ya açılırsın ya da kapatırız, türbanlıysan bizdensin, ben-ben değil benzetmesi yani bebek muhakemesi, Türk veya Kürt, konuşan veya susan, korkan veya korkmayan, Fetocu veya değil...Bir kitle böyle şartlandırılır...Yenilikler, doğrular, böylesi saçma sapan basit ikilemli, kolay düşüncelerle mücadele etmek zorundadırlar. sadece politik açıdan konuşmuyorum, her açıdan, en büyük engel insanların büyük kısmının zihninin kolaylığı seçmesinden, etiketlemeye alıştırılarak, bu etiketleri değişmez veri olarak almasından kaynaklanmaktadır...Doğruların ve haklıların en büyük sorunu bu etiketleri değiştirebilmektir aslında...
Emre Kaan Emre...21/03/2011