Saf insandan kimseye zarar gelmez, gelse bile bilerek yapmamıştır ve insan bilerek yapmadığı bir şeyden sorumlu tutulamaz. Safdır bilmiyordur oturur anlatırsın, anlamadı bir daha anlatırsın, olmadı bir kere daha anlatırsın, daha olmadı resim çizerek anlatırsın, daha da olmadı elinden tutar, sonuçlarını gösterirsin, öyle ya da böyle o insanı açacak anahtarı bulursun. Değişik kelimeler ve anlatımlar denersin ta ki anlatmak istediğini anlatabilinceye kadar...Eğer o insana ulaşamıyorsan hata biraz da sende, birikimlerin ve ikna gücün yetersiz demektir, ya da uygun dilin sende olmadığı ortaya çıkar.
Saf insanlar kötü niyetli olamazlar, hatta siz aksi davransanız bile size aynı şekilde cevap vermek yerine, sadece üzülür veya şaşırırlar, ne yapacaklarını bilemezler. Sonuçta onlara aksi davrandığınız için siz kendinizi suçlu hissedersiniz. Onları perişan bir hale koymanın suçluluğu size fena dokunur ve pişman olursunuz. Aslında çoğu kez onlar sizden bir şey istememişlerdir, sizin onlardan beklentileriniz vardır belki...Fakat, biraz önce söylediğim gibi, her kapıyı açan bir anahtar olduğunu unutmuşsunuzdur...
Saflık güzel şeydir aslında, sevginin kaynağı, yüreğin kıvılcımı, insan doğasının ta kendisidir. Yarım yamalak bilgiyle her şeyi bildiğini sanmakla başlar insanın bozulması ve insanlar kendilerinin haklı olduklarını düşünerek, kendilerini kandırmaya başlarlar, hele ki onlara haklı oldukları ve bunun böyle olması gerektiği söylenmiş ise işiniz zor. Bu defa bu insanlar iki ateş arasında kalacaklardır. Kısa konuşmalarla derdinizi anlatamazsınız, yavaş yavaş ve ilgi çekecek bir şekilde derinlere inmenin yolunu bulmalısınız, doğru düşüncenin sizden değil, zamanı geldiğinde onlardan gelmesini sağlamalısınız, bu da bilgiyle oluyor.
Hepimizin bildiği gibi en kötüsü yarı karanlık yarı aydınlık oldukları halde her şeyi bildiklerini sanan ve sürekli bilgiçlik taslayan insanlardır. Bunların genel özelliklerinden birisi sizi dinlememeleri ve bir çeşit yobaz olmalarıdır...Ben bilirim, ben büyüğüm, ben en iyiyim, ben güçlüyüm, ben en akıllıyım, ben her şeyi görür ve anlarım düşüncesindedirler...Fakat ne yazık ki, evet fakat ne yazık ki, bu insanlara, yıllardır kendilerine yarattıkları yalan dünyada yaşadıklarını anlatmak ve bunu kabullendirmek çok zordur...Ruhları, saplantılı düşüncelerinin fahişesi olmuştur, dolayısıyla artık tarafsız bakamazlar, bu doğaya değil ama kendi doğalarına aykırırıdır, onlar için kendini reddetmek demektir bu, çünkü küçük düşünürler...Evet faşizan eğilimli yarı karanlık yobazlardan bahsediyorum...
İnsan eğer içi temizse bir fahişeyi alır, yıkar, kurular ve kendine eş yapar. Hayattır, düşmüş olabilir der, beden değildir kirlenen beyindir çoğu kez...Fakat bedeni olmasa da, ruhu fahişeleşmiş insan çok daha zordur, çünkü onların fahişeliği beyindedir ve o beyinden o fahişeliği kolay kolay çıkaramazsınız, çünkü onlar o fahişeliği haklı görürler, temelde hatalı algılamalar ve sentezler vardır. Oysa ki bedeniyle fahişelik yapan bir insan, açıkca söylemese bile, bundan rahatsızdır, ruhu fahişeleşmiş insan ise kendinden memnundur, hatta bir de çıkar gurur duyar, kendisinin haklı olduğunu düşünür.
Bazıları dün göklere çıkardıklarını bugün satarlar, bir çeşit aydın modasına uyarlar, konuşurken çat pat bildikleri bir iki yabancı kelime koyarak bir şey dediklerini sanırlar. Kimisi tam İstanbul züppesi kafaya, kimisi de tam İstanbul zillisi tavırlara sahiptir, biraz da " Made in USA" dır bunlar aslında...Paraya Allah diye taparlar, çıkanı alkışlar, düşeni tekmelerler ta ki yeniden çıkana kadar...Bir çeşit tersine ölçek ekonomileri gibi bir şey, siz yükseldikçe çoğalırlar, siz düştükçe azalırlar...Her şey çıkar ilişkilerine dayalıdır, mevki, para, belki de cinsellik veya başka şey, fakat her şey çıkara odaklıdır...
Bu çürümüş felsefe pek çok ülkede tepeden dayatılıyor ve insanların bunun doğru olduğunu düşünmeleri sağlanıyor. Artık alın teriyle hayatını kazanmanın saygınlığı da kalmadı, ne yaparsan yap yeter ki para kazan ve zengin ol...Önceden belki yoksulduk ama, mangal gibi yüreğimiz vardı, paylaşmayı ve yardımlaşmayı biliyorduk en azından, çalışan insana yaptığı iş ne olursa olsun saygımız vardı, kimseyi küçümsemiyorduk. Şimdi ne kadar kazanıyorsan o kadar varsın. Tabi bu arada kazanmak için her şeyi kullanmak serbest, buna Allah, Kitap, Kuran dahil...İnsanları almak, satmak, harcamak, unutmak, onlarla oynamak dahil...Erkeğin ve kadının kırıtması da dahil, ruhların fahişeleşmesi de dahil...
Sadece Türkiye mi ? HAYIR...Bütün batılı ülkelerde de böyle bir felsefe hakim. Örneğin PORTEKİZ, kadınlar estetik cerrahi derdinde, botoks, dudak, göğüs, kalça kaldırma, cinsellik daha çocuk yaşlarda başlıyor ve madde bağımlıları artıyor...Erkekler jip derdinde, yazlık alma, marka giyinme, elektronik eşyalar, motorsiklet, gece hayatı...Tabi bu arada kredi üzerine kredi, borç üzerine borç...Ahlak bozulması, kültürel bozulma, sevgi ve saygının kaybolup yerini paranın alması...Tabi bu birilerinin işine geliyor...Telefonun veya bilgisayarın son model değilse adam yerine koyulmuyorsun, yanındaki kadın da son model olmalı tabi...
Daha pişmemiş kil gibi istedikleri kalıba koydukları bu insanlar bizim insanlarımız, fakat anlatamıyoruz...Allah partisine oy veriyorlar, diğerleri Allahsız kitapsız olmuş oluyor...Kim iktidara daha yakınsa, işimiz yürüsün diye ona yaklaşıyorlar, yani bağımsız değiller...Yükselene yalakalık yapıyorlar, düşene tekme vuruyorlar...Paraya Allah diye tapıyorlar, her şey çıkar ilişkisine dayalı. Ya tümden züppe veya zilli oluyorlar, ya da inançlı görünmeye çalışıyorlar, her iki taraf da sahte oluyor, içleri boş...Biz küçükken denizde batmayalım diye kuru kabak takardık yanlarımıza, bunların içleri o kuru kabaklar gibi boş...Yarı karanlık Pavlov' un civcivleri...Kültürel emperyalizm... Artık din bile ekonomik emperyalizm tarafından kullanılan bir araç haline geldi, din bir uyuşturucu olarak kullanılıyor, bu arada gerçek dindarlar da buna karşı olacakları yerde alkış tutuyorlar...
Emre Kaan Emre