|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
NURGENEKON, NURJUVAZİ ve ABD
Ancak onların imanı Efendim, defalarca üstünde durduğum, ısrarla anlatmak istediğim bir gerçek ile yüzleşmiş bulunuyoruz. Bu gerçek karşısında direnmek için; zihninizi boşaltın, herşeyi unutun ve yeni bir algının biçimleniş sürecine katkı sunun… Kapitalizm, Batı dünyasındaki evrimini tamamlamak sureti ile küreselleşme politikalarına angaje olan bölgesel paktların/birliklerin kurulması sürecini tamamlamıştır. Lakin, dünya toplumları; eskisinden daha liberal, daha fundamental bir algı ve paradigmaya hapsedilmiş, akabinde; Küresel Sermaye gruplarının ekonomi-politik saplantılarından doğan açmazlara kurban edilmiştir. Daha doğrusu; kapitalizm rasyonelleşmiş, yani akıllı bir us kazanmış; insanlığın zihin dünyasını biçimlendirmiş, istediği bölgesel aktör ve ideologları yaratmış, halkları kendi yarattığı çelişkilere hapsetmiş ve insanlığı afyonlamıştır. Bu tespiti yaparken üzerinde durmamız gereken süreç; 11 Eylül saldırılarıdır. 11 Eylül saldırıları ile birlikte; emperyal güçlerin karşısındaki yegane engel olan ‘’doğu’’ mutlak hedef tahtası halini almıştır. Ki esasında bu daha eskilere dayanan bir süreçtir. Sovyetler karşısında ki kapitalist dünyanın ittifak arayışı; Türkiye’nin ABD ile olan yakınlaşması ve akabinde bu coğrafyaya planlı biçimde yerleştirilen kontrgerilla/özel harp dairesi eliyle kullanılan TSK içi bazı fraksiyonlar, çeşitli darbe aksiyonlarında bulunmuş ve Türkiye’nin dönem içinde ciddi tavizler vermek sureti ile; ABD yayılmacılığının bölgesel prosedürlerine uydurulması noktasında bazı eylemler hayata geçmiştir. 12 Eylül darbesi sonrasında Yunanistan’a Nato onayı verilmesi, o gün itibari ile Türkiye’nin bölgesel bir aktör olma yolunda bir adım olarak nitelenebilir. Lakin ‘’our boys/bizim çocuklar’’ olarak tanımlanan 12 Eylül kadroları ile ABD arasındaki somut ilişkiyi, bu ilişkinin köprüsü niteliğindeki ‘’kontrgerilla / Özel Harp Dairesi’’ni görmezden gelmek, bugün yaşadığımız süreci üretecek cehaletin kaynağıdır. POSTALDAN TAKUNYAYA.. Dönem içinde bölgesel planlara uygun olan kurumlar; TSK ve liberal çevreler olarak görülürken; adım adım tamamlanan bölgesel evrimin akabinde oluşan ihtiyaç başkalaşmış ve yayılmacı sistem de kendisini evrilterek; stratejilerini değiştirmiştir. Bunun en belirgin örneği; 11 Eylül saldırılarıdır. 11 Eylül saldırıları ile birlikte, postaldan takunyaya geçilerek; emperyal yayılmacılık için ideal paradigmanın ‘’dini sömürüye’’ dayalı bir paradigma olduğu gerçeği ile yüzleşilmiştir. ŞİRK İMAMI VE ABD Bildiğiniz gibi, Erzurum komünizm ile mücadele derneği kurucularından olan fetullah gülen ABD’de ikamet etmektedir. Kontgerilla’nın bu bölgede yapılanması, daha doğrusu faaliyet yürütmesinde ki temel amaç; Sovyetler karşısında ki gücü dengelemek olarak göze çarpmaktadır. Kaldı ki; AB’nin kuruluş amacı da budur ve müktesebatında aynen bu şekilde geçer. Yani batı sermayesi; kendi iç dinamiklerini koruyabilmek adına, bölgesel paktlar ve yeraltı örgütleri kurarak, sözde güvence temin etmiştir. Lakin Sovyet sürecinin de emperyalist dünyaya eklemlendiğini göz önüne aldığımızda; tipik bir sömürgeci zihnin bugün uyguladığı pratiği o gün de yutturduğu ortaya çıkar… Sovyet tehtidi adı altında bir korku aşılanarak; bölgesel planlar hızlandırılmıştır. Bu planların yegane amacı; küreselleşme ve sermayenin kontrolünü ele geçirme olarak karşımıza çıkar. Ve kapitalist sömürgeciliğin en önemli talebi olan iş gücü ve hammadde talebinin, doğu topraklarındaki varlığı; sürecin bir diğer ana nedeni olarak karşımıza çıkar. İşte bu süreçte, kurumsal kimlik kazanan Sovyet karşıtı örgütlenmelerin birçoğu; kontrgerilla tarafından finanse edilmiş, doğrudan destek görmüştür. Lakin, Komünizm ile mücadele derneklerinin kurucuları ve başkanları; bugün ABD ile sıkı ilişkiler içindedirler. Bu, bahsettiğim bu gerçeğin en belirgin işaretidir. Süreçte, değişecek konjonktür için hazırlanan birçok tip yetiştirilmiş, bunlara şans verilmiştir. Lakin, eğer bölgesel bir pakt olacaksa, ki küreselleşme için öngörülen yegane olgu budur; ‘’doğu’nun anti-emperyalist, anti-sömürgeci’’ ruhunu ılımlılaştıran, bu ruhu baltalayan, doğu’nun tarihsel kimliği ile çelişen, halk bilincinin yerine ‘’birey’’ bilincini şırınga eden bir algının zihinlere dayatılması gereklidir. Çünkü küreselleşmeye hizmet edecek bir birlik, bu topraklarda ancak ‘’İslam’’ elbisesi giymek sureti ile başarılı olacaktır. ABDESTLİ KAPİTALİZMİN DOĞUŞU İşte bu minvalde 11 Eylül saldırıları ile, bölgede bir demokrasi sorunu olduğu, demokrasi ihtiyacı ortaya çıktığı düşüncesi dayatılmış, akabinde; bu talebi gidermek üzere iki yöntem hayata geçirilmiştir. <!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Askeri olarak, demokrasi karşıtlarının imhası (Doğrudan kuşatma/Devrim) <!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->İslam ve Demokrasinin eklemlenmesi adı altında, kafası liberal, altı muhafazakar bir tipin yaratılması/NURGENEKON (Jakoben Evrim, Devrimin sindirilmesi, Devrim muhafızları) Bu proje dahilinde, aşamalı olarak; doğu toplumlarının ‘’Fransız Aydınlanmasına’’ angaje olarak, tarihsel gerçekliğinden uzaklaştırılması, dolayısı ile bu halkların en önemli dinamiği olan, din-kültür ve medeniyet gibi dinamiklerin başının boş kalması ve emperyallerin tayin ettiği unsurların, bu olguları biçimlendirerek yeni bir paradigmanın yaratılması olarak özetleyebiliriz.
KAÇIN ŞERİAT GELİYOR! Bir taraftan ‘’Şeriat geliyor’’ diyerek kaşınan aydınlanmacı damar, tarihselliğinden tamamen yüz çevirmiş, din-kültür ve medeniyet gibi kavramları tü kaka ilan ederek; sonunu hazırlamıştır. Bu durum; literatürde ‘’kontrollü muhalefet’’ olarak tanımlanan, kapitalizm ile çelişmeyen(ki egemen muktedir kapitalist iken) bir muhalefet algısının, sisteme bilinçsizce hizmet ettiğinin göstergesidir. Şeriat geliyor korkusu, ki küresel sistemi okumaksızın üretilen bu endişe; dinsel bir sınıf yaratarak; din ile halk arasındaki kopuşun temelini oluşturmuştur. Dialektik(zıtlık ilişkisi) olarak baktığımızda da, toplumsal değerlere karşı yükselen tepki, bir anti-tepki yaratır. Bu kaçınılmaz tabii bir sonuçtur. Ve milyarlarca dolar bağlanmış bir ülkenin içe kapalı bir şeriat ülkesine dönüşmesi, hele ki ABD uşaklığı yaparken bunun olması, komik bir korkudur. Lakin, insanlık tarihini iyi okumuş olan toplum mühendislerince biçimlendirilen bu proje; nitelikli bir vurgunun temelini teşkil etmiştir. Bu noktada sürece tepki gösteren anti-sömürgeci grupların içine düştüğü bu yanılgı, ve ülkede başlayan şeriat endişesi; ABD’nin iştahını kabartan bir konjonktür ortaya çıkartmıştır. 16.05.1998 Yılında Amerikan Senatosunda 41 oy’a karşı 375 oy ile kabul edilen bir tasarı ile, küresel manşetler değişmişti.(Bkz. Cumhuriyet / 16. 05.1998) İlgili tasarıya göre, ABD senatosu ‘’Dine baskı yapan ülkelere yaptırım uygulanması’’ yönünde bir taslak söz konusu hale geldi. İlgili taslağa göre ‘’dine baskıyı izleme bürosu’’ kurularak, belirli aralıkla çeşitli toplantılar yapıldı. İlk toplantıda ‘’George Bush’’ öncülüğünde, kurulun başkanı; Rabbi David Saperstein adlı Yahudi getirildi. Kendisinin Yahudi olması elbette sorun değildi. Ancak, biraz araştırdığınızda bu kişinin sadece Yahudi olmadığını, aynı zamanda bir Siyonist olduğunu da göreceksiniz. YENİ TİPİN YARATILIŞI İlginç olan ise, tam bu dönemde; Türkiye’de müşterek bir problem üretilmişti. Bu problemin adı : ‘’Türban problemi’’ idi.Müşterek olmasının nedeni; ABD’nin ‘’our boys/bizim çocuklar’’ dediği odaklar ile, ABD’ye methiyeler düzen din(i)darların ortaklığı çerçevesinde ortaya çıkması hasebi iledir. Aynı dönem (2000 yılında) Amerikan vatandaşı Merve Kavakçı, hilal içinde Amerika bayrağı olan ve üzerinde; “Amerika, İslam ve Yeni Milenyum’’ yazan bir afişin önünde ‘’Georgetown Üniversitesi’’ yetkililerine bir konuşma yaptı. İlginç olan ise, konuşmacılardan birinin de ‘’Graham Fuller’’ adlı, CIA Türkiye masası şefinin olmasıydı. Graham Fuller adlı emperyalist işgalci ile aynı karede poz veren bu güruh, küresel çetenin iştahını kabartmış olacak ki, birkaç ay sonra; New York’ta ‘’Twin Towers’’ saldırıları gerçekleşti. Ki bu saldırılar, bilim insanlarınca ‘’planlı ve programlı bir ABD operasyonu olarak tarihe geçti.’’ Ve yeni dünya düzeninin pratik ‘’tamamlama’’ süreci devreye girdi. Çünkü, yeni müdahaleler ‘’dinsel çerçevede cereyan edecek, bu algı üzerinden hareket edilecekti.’’ Ve ana slogan; Özgürlük ve Demokrasi oldu… Bölgede demokratlaşması gereken ‘’radikal bir tip’’ yaratıp, akabinde alternatifini de üretmek kaidesi ile yeni bir paradigma inşa edildi. Bu paradigmanın ekonomi politiği ‘’Abdestli Kapitalizm’’, yarattığı sınıf ise ‘’Nurjuvazi’’dir. KONTRGERİLLA VE NURGENEKON Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte, Sovyetler karşısında örgütlendiği balonuna sırt dayayan ‘’kontrgerilla’’; faaliyet yürütmek için yeni bahaneler üretmek durumundaydı. Hali hazırda yaklaşan konjonktürün getirdiği ‘’demokrasi talebine’’ sığınarak, demokrasi havariliği yapmaya başlamıştı. Bunun en belirgin örneği; Soros finansmanının, Sovyetler karşısında örgütlenen (!) unsurlara kayması, yani değişen hedef karşısında, kullanılan unsurların yeni misyona eklemlenmesi yönünde bir değişim göze çarpmıştır. Nurgenekon yapılanması, darbelerin faili olan ABD-İsrail hegemonyasının, 11 Eylül saldırıları sonrası biçimlendirdiği yeni kadro hareketinin ta kendisi olarak karşımıza çıkar. Lakin, derin yapılanmaların tamamı; emniyet ve ordu içerisinde kök salarken, bugün Nurgenekon bahsettiğimiz odaklardaki kadro evrimini başarı ile tamamlamıştır. Akabinde, ABD-İsrail ile çelişmeyen, sermaye ile dost, Liberal bir İslamcı düşünce, ki doğu tarihinde hiçbir surette yer edinememiş olan bu düşünce, egemen düşünce haline dönüştürülmüştür. AKP, bu sürecin ürünüdür. Siyasi piyonu ve maşasıdır. FİRAVUN, KARUN ve BELAM Vatansever bir Kuran insanı olarak; Kuran’ın İslamı ile Nurjuvazi’nin Abdestli Kapitalizmi arasındaki köklü farkı birçok yazı ve makalemde vurguladım. Hatta ‘’Abdestli Kapitalizm ve Nurjuvazi’’ adlı kitaplarım, bu meseleyi enine boyuna analiz eden, Nurgenekon çetesinin ve İmam’ın Şirk ordularının suratına tokat gibi çarpan çalışmalardır… Kuran’a göre; Firavun siyasi güçtür.Karun iktisadi güçtür. ;Belam ise bu güçleri meşru kılan ‘’ruhban gücüdür.’’ Bugün, ilgili proje dahilinde ‘’Karun, batı sermayesidir, Firavun; Akp’dir ve Belam; Nurgenekon’dur.’’ Kendi üst sınıfını yaratmış, sınıfsal evrimini tamamlamış, İslami Nurjuvazi biçimlenmiş ve kurumsallaşmış olan bir yapının, siyasi başarı elde etmesi çok doğaldır. Lakin, dayatılan ‘’din’’ algısının içerdiği liberal aşı, hızlı dönüştüren; somut sonuçlar yaratan bir aşıdır. Son yıllarda yükselen özgürlük ve demokrasi çığlığının ardına düşen halk yığınlarının, bu kavramlar ile arasındaki mesafe; yine bu durumun en belirgin örneği konumundadır. Sömürgeci sermaye ile çelişmeyen bir özgürlük algısının, modern kölelik olduğunu göremez hale gelen körler; nurgenekon yapılanmasının ‘’fikri kanadınca oluşturulan yeni paradigmanın başarısını’’ gözler önüne sermektedir. Medya, görsel basın gibi doğrudan etken olan araçları ele geçirerek, muhalif sesleri kısarak, susturarak yaratılan hegemonya; bugün yaşanan sonucu tetiklemiştir. Akabinde muhalefet ise; bu gelişimin nedeni olan ‘’Aydınlanmacılığın’’ etkisinden kurtulamamış, gelişimi ve büyümeyi dışarıdan seyretmek ile yetinmiştir. Dolayısı ile gelinen noktada, mezarından kalkmış bir Muaviye’nin, yanına Nemrut ve Firavun’u almak suresi ile dayattığı yeni dünya düzeninin bölgesel ayağa tamamlanma noktasına gelmiştir. DEVRİMLER VE YENİ DÜNYA… Kuran bizlere yaklaşık 15 yerde bağırıyor. “Miskinlere el uzatın…” Peki bu el nasıl uzatılacak dersiniz ? İnsanlığın aydınlanışını zamanın ellerine bırakmak zulümdür. Curt Goetz’in şu muhteşem tespitine katılmamak mümkün değil ; Zaman büyük bir öğretmendir ve bütün öğrencilerini öldürür… Miskinler, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardır. Ve Kuran’a göre bir miskine yardım etmenin yolu, onu zincirlerinden kurtarmaktır(Bkz. Beled Suresi)… Bugünün miskinleri, Kapitalizmin reel politikalarına entegre olmuş, sakinleştirilmiş, hakkını arayamaz hale getirilmiş, yeryüzü nimetlerinin tamamının ancak belli zümrelere ait olduğuna inandırılmış, bankalara, tefecilere borçlandırılmış ve tepki göstermemesi için mistik yalanlar ile uyutulmuş olanlardır… Ve bugünün firavunları, miskinleştiren; üsttekilerdir. Banka soyguncularını tv de seyrederken, ‘’Allah belalarını versin bu haydutların’’ diyen dedelerimizin, o bankayı kuran ‘’elit amcaları gördüğünde saygıyla ayağa kalkması’’; mutlak anlamda miskinleşmenin alameti farikasıdır. Ve Hırsız’ın elini bilekten kesme mantığının pratisyenleri, hırsız ararken boşa enerji sarf etmekteler… Derken Şeytan Adem’in kafasını karıştırıp Adem’e dedi ki; Ey Adem, sana ebedilik ağacını yani yok olmasından endişelenmeyeceğin bir mülkü göstereyim mi ? (Taha Suresi 120. ayet) Göklerde elma ağacı arayanlar bakışlarını yere indirsin. O ağaç tam olarak burada… Adem’in bulaştığı ‘’şeceratil huldi’’ yani ebedilik ağacı yeryüzünde… Kuran çevirmenleri ayetin içinde yer alan bir detayı atlamaktadırlar. Arapçada ‘’yani’’ diye bir ibare yoktur. Bunun için ‘’ve, ev’’ bağlaçları kullanılır. Yani bu ayetin doğru çevirisi; ‘’ebedilik ağacını ve yıkılmaz mülkü’’ biçiminde değil, ‘’ebedilik ağacını yani yıkılmaz mülkü’’ şeklinde çevrilmelidir… Kaldı ki, Adem göklerdeki bir cennetten düşmemiştir. ‘’Hubut’’ ile ifade edilen, gözden düşmeyi yaşamıştır. Yani yeryüzünde ki doğal süreci baltalamış, paylaşmak yerine; mülk edinmek, özelleştirmek yoluna gitmiştir… Ve bu sahnelerin tamamı ‘’belirsiz zamandır.’’ Yani Kuran birçok hadiseyi; zaman ve mekan gerçekliğine bağlı kalarak anlatırken, bu hadise mutlak anlamda geniş zaman yayılarak anlatılır. Bunun anlamı, bu sürecin devam ettiğidir. Yani ‘’şeytan’’ her insana tek tek bunu söylemektedir. Ve insan bu ağaçtan tatmaktadır… İşte dinin derdi; miskinin, yani yasak ağaç mağdurlarının uyanması, silkelenmesi, doğa ile uyumlanması, öze dönmesi ve tabiattaki fonksiyonlarının farkındalığına erişmiş, paylaşımcı bireyler haline gelmesidir… (ALAK suresi 6. ayet) İş, sanıldığı gibi değil! İnsan gerçekten azar: Henüz daha ilk vahyedilen sure olan Alak suresinde bu gerçeklik göz önüne serilir. Yine basit denemeyecek bir çeviri hatasına kurban giden bu ayette geçen ‘’leyatğa’’ ifadesinin kökü ‘’ğani’’dir. Anlamı ise; mal ve mülk edinerek azmak manasındadır… Yani insan, tabiattaki fonksiyonlarını, ancak ‘’yeryüzündeki bahçenin etrafına çit çektiğinde yitirir.’’ Bu çit, hem bahçenin etrafına, hem vicdanın etrafına çekilmiştir. Artık, silah satmak için savaş çıkartmak, ilaç satmak için kuş gribi gibi hastalıkları halka musallat etmek mübah hale gelir. Tek dert ‘’malı arttırmak, çoklaştırmak, çokluk yarışı’’ haline dönüşür… (TEKÂSÜR suresi 1. ayet) Aldatıp oyaladı o çokluk yarışı sizleri, Batının bugüne kadar spontan bir isyan ürettiğini söyleyemeyiz. Fransız Devriminin tamamen alttakiler eliyle yapıldığını söyleyemediğimiz gibi. Bu noktada, Doğu; aşkın, sevginin, folklorün, devrimin ve direnişin merkezidir. Bu medeniyetin merkezi oluşu hasebi ile olabilir. Ki Batı’nın bu merkez ile bağlarını erken kopartması nedeni ile pasivize olduğunu da söylemek mümkündür… Bu bağlamda, bugün ayağa kalkan halklar, Tunus ve Mısır’da bu geleneği sürdürmektedirler. Bu gelenek, bizim; yani doğunun geleneğidir… Doğudan kastımız bir kara parçası ya da coğrafya değildir. Batı’nın bombalarının düştüğü her yer Doğu’dur. (Nihat Genç) Doğu; yeryüzünün miskinleri, afyonlanmışları, ezilenleri ve alttakileridir. Amerika’da zencidir, Afrika’da köledir… Ve Şeytan ; (BAKARA suresi 268. ayet) Şeytan sizi fakirlikle korkutur, sizi görünür görünmez çirkinliklere sürükler. Allah ise size kendisinden bir bağışlanma ve lütuf vaat eder. Allah, Vâsi'dir, Alîm'dir. Fakirlikle korkutmak, manipülasyon, mülk yarışının yani kapitalizmin temel stratejisidir. İşsizlik, açlık, sefalet ve öteki tarafta göbeği şiştikçe şişen doyumsuzluk… İşsizlik yaratarak insanları korkutanlar (ruhbanlar), ve bu oyuna alet olarak ‘’aman bana bir şey olmasın’’ psikozuna kapılanlar ve sonuç olarak ortaya çıkan bireycilik, bencillik, ötekileştirmecilik…vs. İşte bunların tamamı birer füzedir, bombadır, silahtır. Ve bu toplum, onların eliyle bombalanmakta, Meyyit’i Müteharrikler (Yaşayan Ölüler) haline getirilmektedir… Meyyit’i Müteharrik, miskinliğin en ileri aşamasıdır… Emperyalistler yani Firavunlar, isyan etmiştir. Ancak; tabiata, devinime, dönüşüme ve insanlığa karşı bir isyan… (NÂZİÂT suresi 21. ayet) Ama o yalanladı, isyan etti. Ayette geçen isyan kelimesine karşılık gelen Arapça ifade ‘’asa’’dır. Arapçada asa, isyan demektir… Musa’nın asası, Musa’nın Firavun’a isyanı iken, yukarıdaki ayette yer alan asa yani isyan; gerçeklere karşı girişilmiş bir başkaldırıdır… Yani asanın her ucu farklı bir yöne işaret eder. Ya Firavun, ya Musa! Eğer bir isyan, gerçeklerle beraber ise, paylaşım, eşitlik, adalet, sevgi diyorsa; o asa Musa’nın elinde yükselmiştir. Ancak bir isyan eğer; senin takkeni beğenmedim, ötekini isterim diyorsa, o asa da Firavun’un kezzap sıçrayan parmakları arasına hapsolmuştur… İsyanın ideolojisi olmaz. Kuran’ın tabiri ile yeryüzünde nefes alan iki zümre vardır; alttakiler ve üsttekiler… İsyan, üsttedir. Çünkü hedefi üsttekilerdir. İdeolojiler ise alttadır, çünkü hedefi alttakilerdir… Ancak Musa, isyanı evvelinde uzun yıllar boyunca bilgi toplamış, kendisini eğitmiş; Bilge ellerde pişmiş ve olgunlaşmıştır. Yani isyanın sonucunda oluşacak ortamın gideceği yeri belirler bir karaktere sahip olmuştur… Bugünün isyanları ise boşluk üretir haldedir. Ve bu boşluklar; leş kargalarının karnındaki açlığa hitap eder durumdadır… Ve İnsan! Mutlak anlamda hüsranda olan varlık. Ki bu hüsranın bedelini ödeyedurmuş, savrulan bir yaprak… İşte o mahluk; ağaçtan tadarak daldığı çokluk yarışında; hırsız eli arayadursun. Bizim en büyük korkumuz; din elbisesini tersten giyenlerin zulmüdür… Çünkü Kuran’ın feyzi ile ayağa kalkan köleler ‘’Fekku Ragabe’’ diye haykırıp, kodamanların koltuğunu sallarken, bugün bu din ‘’Abdestli Kapitalizmin’’ oyun sahası haline getirildi… Ki en büyük tehlike budur. Ve bana kalırsa olacaklar vahimdir… Bir öngörümü paylaşayım. Tunus ve Mısır’da zannımca ‘’AKP’’cikler kurulacak. Daha Liberal, daha ‘’Demokrat(!)’’ ve daha çok sadaka veren iktidarlar… Şunu söylemek gerekir ki; Abdestli kapitalizm ile küresel kapitalizm arasındaki bağ, baba ile oğul arasındaki bağ gibidir… Oğul, babayı örnek alır, baba ise bildiklerini oğluna aktarır. Ve Abdestli Kapitalizm, yasak ağaca secde eden nursuzların dinidir ki; Kapitalizmin Allah’lısı olmaz…İnsanlık umuyorum ki bu isyan ile coşarken, biraz durup tefekkür eder ve bu kadim geleneğin, bu ibadetin nasıl bu kadar vahim noktalara gidebileceğini düşünür… Ve unutmamalı ki; Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır (Yunus Suresi 100. ayet) Eren Erdem
|
Köşe Yazarları
Haber AraEn Çok Okunanlar
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||