"Ya entellektüel fahişe olacaksın ya terörist, ya iktidarın dümbelekçisi olacaksın ya terörist..."
TAYYİP VE BÜLENT BEYİN DÜMBELEKÇİLERİ GAZETECİ DİĞERLERİ TERÖRİST
Çocuktum hatırlıyorum, bazan Gaziantep e, Maraş a, Urfa ya, Diyarbakır a giderdik, yolda otobüs şöförü dümbelekçileri alırdı. Bunlar dümbelek çalar, şarkı-Türkü söyler ve yolculara refakat ederlerdi. Bir iki saat sonra inerler, bu defa da ters istikamete giden bir otobüse binerlerdi. Yani parayı kim verirse ona dümbelek çalarlardı bunlar...Nedense, dümbelekçilere alışkın olduğu halde en çok da otobüs şoförü keyiflenir, zırt pırt kafasını sallar, gülerdi. Bazan aynı düğün salonlarında olduğu gibi istek gelirdi, şu parçayı oku, şu parçayı çal gibisinden, istenilen parça çalındığında ise daha da çok keyiflenirdi parçayı isteyen, herkesten çok o el çırpardı. Yolcular ve özellikle kaptan keyiflendikçe dümbelekçiler çoşardı, ne kadar çok çoşarlarsa, o kadar da çok para toplarlardı. Aslında bu uygulama Akdeniz sahil yolunda da vardı, o dağlık dolambaçlı yollarda, dümbelekçiler milletin korkmadan seyahat etmesini sağlardı. Bir taraf dağ, bir taraf uçurum ve en dipte deniz, öleceksek de dümbelekli ölelim.
Biz bu dümbelekli otobüsleri bırakıp yurtdışına okumaya gittik, daha sonra da çok büyük uluslararası şirketlerde çalıştık. Sakın ha sakın bu şirketlerde dümbelekçiler olmadığını sanmayın, orada da dümbelekçiler var. Sadece teknik biraz farklı...Bizim Güneyin ve Güneydoğunun dümbelekçileri aslında en şerefli dümbelekçiler, hem kendileri çoşup, hem çoştururken düşündükleri tek şey gerçekten ekmek paraları ve bunların başkalarına zararı yok, öyle bir amaçları da yok zaten, kendileri çalıyorlar, kendileri oynuyorlar. Fakat şirketlerdeki dümbelekçiler başka...Yönetime yağcılık yaparlar, üst düzeydekilere yalakalık yaparlar, onlara yaranmak için laf taşırlar, hiç bir zaman yöneticilerin hoşuna gitmeyecek bir şey söylemezler, onlara hep onların duymak istedikleri şeyleri söylerler...Diğer çalışanlara iki yüzlü davranırlar, çıkarları için herkesi atarlar, satarlar ve çelme takarlar, çıkanı alkışlar, düşene tekme vururlar, yöneticilerin sevmediklerini sevmezler, sevdiklerinin de kıçını yalarlar. Yönetim bir kişiden herhangi bir nedenle rahatsız olmuşsa, bunları bekçi köpeği olarak kullanır, özellikle söylemelerine de gerek yoktur, bunlar durumu anlar zaten, yalakanın düşkünü beyaz giyer kış günü...Yaranmak için en küçük bir rahatsızlık duymaksızın en büyük adilikleri yaparlar.
Gelelim başlığa, Tayyib beyin dümbelekçi basını, kraldan çok kralcılar ve her devrin adamları, bugün Tayyip beye dümbelekleriyle refakat ederler, yarın başkasına. Zırt pırt da günah çıkartırlar, dün öyle düşünüyordum, bugün böyle düşünüyorum derler. Ya da Mevlana açısından bakacak olursak, kaç kere bozdular tövbelerini Allah bilir, fakat sistem el öpeni de kıç öpeni de çok güzel kaldırıyor ve bunlar her zaman kazanıyorlar. HİÇ ŞÜPHENİZ OLMASIN BU DÜMBELEKÇİLER NE OLDUKLARINI KENDİLERİ DE BİLİYORLAR. Size şöyle bir örnek vereyim, İstanbul da bir davetteyiz, karşımda benden yaşça büyük eski hızlı devrimcilerden birisi oturuyor ve yanındaki sanatçı kadına son derece yılışık davranışlarda bulunuyor, yapmacık, sırnaşık, biraz da erkek histeriği, dikkat çekmeyi seven ekseni kaymış bir tip. Çevresindekiler de aynı hamamın tası zaten, herkes birbirine, çok tatlısın, güzelsin, şekerci mi baban senin filan deyip duruyor. Bu kişiye beni tanıştırdılar...Önce biraz kızardı, sonra morardı, sonra lacivert oldu en sonunda da sapsarı oldu kaldı...Baktı olmayacak, başladı ben şöyle devrimciydim, böyle devrimciydim demeye, hep eskileri anlatıyor... Sanki bir şeylerden rahatsız olmuş gibi bir hali vardı, kimbilir belki de kafasından, herkes yutsa bu herif yutmaz be diyordu ve bugün ne olduğunu kendisi de biliyordu...Her şeyin parayla ölçüldüğü bir ortamda, parayla ölçülemeyen şeylerin gücünü göstermek gerekliydi bu kişiye, kaldı ki o bunu biliyordu aslında ve rahatsızlığı da oradan geliyordu, çünkü o tercihini çoktan yapmıştı...
Bir kısım eskiler kendilerine milliyetçi veya devrimci ne derlerse desinler, yurtiçinde veya dışında mafya babası oldu, bir kısmı uyuşturucu işine bulaştı, bir kısmı kaçakçı oldu, bir kısmı da şirket kurdu büyük kapitalist patron oldu, bir kısmı da yazar, gazeteci, sanatçı filan oldu...Gençliklerinde kaypak küçük burjuva cart curt diyenler, kaypak küçük burjuva oldular ve dümbelekçiliği öğrendiler. Dümbelekçilik aslında her devirde karşılık bulmuş ve kazandırmıştır, nedense zayıf insanlar dümbelekçilerini çok sevmektedirler, kimbilir belki de değişik kompleksleri nedeniyle ihtiyaçları vardır. Dümbelekçi aslında kendisini kurnaz sanmaktadır, karga kardeş sesin çok güzel diyecektir, karga gaaak diyecektir ve ağzındaki peynir düşecektir. Peynir karganın ağzında olduğuna göre, yalakalık yapılması gereken de kargadır. Suyun başında kim varsa, devir onun devridir, karşı gelmenin getirisi sıfırdır onlar için. Makyavelist bir kafa yapısına sahip bu dümbelekçiler, kral yellense çok güzel koktu diyecek kadar kişiliksizdirler.
Bülent bey, gazeteciler tutuklanmamalı, hiçbir zaman sorguya, suale muhatap olmamalıdır demiş ve eklemiş, içerdekiler gazeteci değil terörist...Asılnda öyle değil, DÜMBELEKÇİLER GAZETECİ, DÜMBELEK ÇALMAYANLAR TERORİST...Tarihe bakın, demokrasiden uzak her yönetici kendi dümbelekçilerini ödüllendirmiş, kendine karşı çıkanı ise cezalandırmıştır...DÜNYANIN İÇİNDE BULUNDUĞU GELİŞMİŞLİK DÜZEYİNDE DÜŞÜNCENİN SUÇ SAYILMASI TÜRKİYE YE YAKIŞMAZ, BUNU TÜRKİYE YE YAKIŞTIRMAK İSTEYENLERİN KENDİLERİ DE TÜRKİYE YE YAKIŞMAZ. Yani bu kısaca şu demektir: BENİ SEVMEYEN, DESTEKLEMEYEN, BANA DÜMBELEKÇİLİK YAPMAYAN TERÖRİSTDİR.Tez elden boynu vurula...Çocuk Esirgeme Kurumu başkanının şöyle bir söylemde bulunduğunu düşünelim: "Çocukların hepsi tertemiz, pırıl pırıldır, özgürce çocukluklarını yaşamalıdırlar..." Hepimiz bu söylemi beğeniriz ve Aaa adam ne güzel konuşmuş deriz...Fakat başkan sonradan ekliyor: "Bunlar çocuk değil şeytan" Neden şeytan? Top oynarken camınızı kırdılar diye mi? Beğenmedikleri bir şeye karşı çıktılar diye mi? Sus pus oturup, senin malın gibi davranmadılar diye mi? Bugün bir çocuğa bile beğenmediği bir şeyi yaptıramıyorsun, kaldı ki bir gazeteciye, bir sanatçıya eğer sen onun istemediği bir şeyi yaptırabiliyorsan o kişi ne gazetecidir ne de sanatçı.
Tayyip ve Bülent beyin dümbelekçileri gazeteci, diğerleri terörist. Yıllar geçiyor bazı şeyler değişmiyor, daha önce yayınladığımız gazeteci SWİNTON un " ENTELLEKTÜEL FAHİŞE" isimli kısa yazısını kaçırdıysanız, şimdi tam zamanı, aşağıya alıyorum, okuduysanız bile, zevkle yeniden okuyabilirsiniz...Bu yazımızı özetlemek gerekirse, YA ENTELLEKTÜEL FAHİŞE OLACAKSIN YA TERÖRİST...YA İKTİDARIN DÜMBELEKÇİSİ OLACAKSIN YA TERÖRİST...Dümbelekçi derken, bu siyasi dümbelekçiler kurban olsunlar otobüslerde dümbelek çalıp bizi eğlendirenlere...
Emre Kaan Emre...
NOT:
ENTELLEKTÜEL FAHİŞE
Solcu, Marks'ın arkadaşı gazeteci Swinton, 1880 'lerde New York Times'ta yazıyor. Gazete satın alındıktan sonra düzenlenen toplantıda, davetli gazeteciler basının onuruna kadeh kaldırmak üzere kürsüye çağırıyorlar onu. Swinton elindeki kadehiyle kürsüye çıkıyor. Çıt yok...
Ve tarihi cümleler dökülüyor bir bir ağzından:
"Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da "Özgür bağımsız basın" diye birşey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz biz de..." diye başlıyor sözlerine; "Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazetede bana düşüncelerimi özgürce yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyorlar. İçinizde benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır. Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim, 24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek, kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada "bağımsız özgür basının" (!) "şerefine" (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince zıplayan oyuncak kuklalarız...
Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans ediyoruz. Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız, hepsi başkalarının malı. Bizler entellektüel fahişeleriz.”
Not: Swinton toplantıyı şaşkın bakışlar arasında terk etti.. Gazeteden istifa etti ve kimseden para almaksızın 'John Swinton's paper’ diye tek yapraklı bir "gazete" çıkartmaya başladı.
Not: Bu yazıyı, basın konusunda uluslararası önemli bir klasik olduğu için yayınladım. (Emre Kaan Emre)