TRT-2, sabah saatlerinde eski kuvvet komutanlarının evlerinin polis tarafından aranmakta olduğunu duyurmaya başladığında, Fırtına Paşa muhtemelen yataktan yeni kalkmıştı. Eşiyle birlikte “evlerinin arandığı” haberini TRT’den öğrendiler. Eski 1. Ordu komutanı Çetin Doğan’ın ise kahvaltı masasına oturmaya hazırlandığı anlaşılıyordu. O da Fırtına ailesi gibi “başına gelenleri “ TRT-2’den izlemeye başlayıp “Memleket nereye gidiyor yahu!” dedi…
Saat 10.00 ile 12.00 arası Çetin Doğan’ın kendisini arayan gazetecileri “evinin aranmadığına ve gözaltına alınmadığına” iknâ etme çabasıyla geçti. Olayı muhatabına doğrulatamayan diğer televizyon kanalları, TRT’ye inanmayı tercih ettiler ve arama-gözaltı haberine onlar da hız verdiler. TRT’ye inanmayı tercih etmekte haklıydılar; çünkü TRT daha önce de Sabih Kanadoğlu’nun evinin arandığını duyurmuş, 3 saat sonra da polisler gerçekten gelmişti. “Yok öyle bir şey, şu anda evimdeyim, çay içiyorum” diyen Kanadoğlu, mahcup olduğuyla kaldı..
Evinin arandığına yoğun telefonlar sonucu giderek iknâ olmaya başlayan Çetin Doğan da Sabih Bey gibi “yalancı çıkmaktan” korkuyordu ki kapı çaldı ve Terörle Mücadele’den küpeli, yakışıklı polisler ayakkabılarını çıkarıp saygılı bir biçimde içeri girmeye başladılar.. Çetin Doğan, kendisini aramaya devam eden gazetecilere “Nihayet geldiler, evim şu anda aranıyor!” diye sevinçle haber verdi. Neredeyse kendisini tutamayıp küpeli polisleri yanaklarından öpecekti!
Polislerle birlikte iki adet savcı ve Çetin Doğan’ın avukatı Celal Ülgen de gelmişti. Avukat Ülgen, arama emriyle ilgili mahkeme kararını inceledi.
Müzekkerede, “bugüne kadar olan delillerle birlikte arama sonucu çıkacak suç unsurları veya yeni bir kanıt bulunması halinde yakalama yapılması" şeklinde bir ifade bulunmaktaydı. Arama tamamlandı ve “herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığına” dair tutanak tanzim edildi. Tutanağın altına imza atan savcılar, “Doğan’ı gözaltına alacaklarını” bildirdiklerinde Ülgen, müzekkerede yer alan o hükmü hatırlatıp gözaltı uygulanmasına karşı çıktı. Bu itiraz üzerine ellerindeki müzekkereyi yeniden okuyan savcılar, (belki de ilk kez okuyorlardı!) pek mahcup oldular ve “Haklısınız, öyle yazıyor” dediler. Yine de müzekkerenin rutin bir üslupla yazıldığı, bütün gözaltıların aynı mahkeme kararıyla yapıldığı konusunda Avukat Ülgen’i ikna etmeye çalıştılar. Olmayınca, “iyi günler” deyip, ayakkabılarını giydiler ve evden ayrıldılar.
Tabii Celal Ülgen, “başarısına” sevinmeye fırsat bulamadı; çünkü az önce “Haklısınız, öyle yazıyor” diye mahcup olan savcılar, yolda adliyeye uğrayıp Çetin Doğan hakkında hemen bir “yakalama müzekkeresi” çıkarttılar. Yani, avukatın “uyarısı” üzerine “eksikleri tamamladılar”. Ve Çetin Doğan, avukatının bu titizliği sayesinde gözaltına alındı!
Ergenekon operasyonlarında öyledir. Siz istediğiniz kadar gözaltı, arama ve tutuklama işlemlerinin CMK’ya aykırı gerçekleştirildiği konusunda kendinizi paralayın; ya duymazdan gelip işlerine devam ederler; ya da Celal Ülgen gibi işini iyi yapan bir avukatla karşılaşınca yeni bir mahkeme kararı çıkarttırıp öyle gelirler…
(36 aydır tutuklu yatmakta olan Ergenekon sanıkları buna benzer usulsüzlükler konusunda her duruşmada onlarca olay anlatıyorlar. Hüsamettin Cindoruk’un “2’ye 1 mahkemesi” dediği mahkeme, anlatılanları sakince dinleyip oturum sonunda “tutukluluk hallerinin devamına” karar veriyor).
Zaten, gözaltına almaya gelinceye kadar, ortada başka tuhaflıklar da vardı.
Örneğin, Çetin Doğan daha birkaç ay önce mevcut darbe iddiaları konusunda savcılar tarafından “tanık” sıfatıyla ifadeye çağrılmış ve bilgisine başvurulmuştu. Aynı şekilde, gözaltına alınan muvazzaf albaylar arasında, birkaç gün önce “tanıklık yapmaya” çağrılmış olanlar da vardı. “Tanık” olarak ifade vermeye hazırlanırken “şüpheli” oluverdiler. Muhtemelen tutuklanıp “sanık” da olacaklar. Bu gidişle “hükümlü” olmak da işten değil gibi görünüyor. Taraf gazetesinin yeni bir “plan” yayımlaması ve bu “planlara” adınızın bir şekilde geçirilmesi yetiyor. 400 kiloluk “delilleri” incelemeniz ve aksini ispat etmeniz nasılsa imkansız. İspatlamayı başarsanız bile bu en azından 5 sene tutuklu kalmanız demektir.
Ergenekon davalarının bir özelliği de bu. Yani, iddia sahibi iddialarını kanıtlamakla yükümlü değil. Hakkınızdaki suçlamaların aksini siz kanıtlayacaksınız.
Yaklaşık 2 senedir devam eden Ergenekon davalarında böyle bir imkansızı başaranlar da oldu ama yine de serbest bırakılmadılar. Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, “Size baskı yapıyorlar, yargıç olarak iradenizi gösteremiyorsunuz” diyen sanıklara “Baskı yapanın ağzını karışlarım!” diye pek kızıyor. Geçenlerde Doğu Perinçek, “Hiç de karışlayamazsınız” şeklinde polemiği devam ettirince, Köksal Bey cüppesini alıp salondan çıktı.
Bir keresinde, o zaman tutuklu olan Birol Başaran,
“Neden herkese ayrı muamele yapılıyor? Kimi benim gibi evi basılarak gözaltına alınıyor. Kimisi, evinde arama yapılmadan gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Kimisi, ifade vermeye çağrılıyor ama tutuklanıyor. Apar topar gözaltına alınıp terörist gibi teşhir edildikten sonra mahkemeye bile çıkarılmadan serbest bırakılanlar ve iddianameye bile sokulmayanlar var”
deyince, o gün celseye başkanlık yapan ve duruşma salonuna hakimiyet konusunda sorunları bulunan kıdemli üye Hasan Hüseyin Özese,
“Endişeniz olmasın Birol Bey, yargılamalarımız CMK kapsamında yapılmaktadır” demişti. “Mamullerimizde domuz eti yoktur” şablonunu çağrıştıran bu “teminat” salonda gülüşmelere neden oldu.
Ergenekon davalarında sanık, tanık, gizli tanık, şüpheli gibi kavramlar arasında geçiş yapmak da son derece kolay. Davaya bir şekilde bulaşanlara böyle bir “serbesti” tanınmış durumda. Bu anlamda Ergenekon davası, dünyanın en “demokratik davası” sayılabilir.
Çetin Doğan’ın dün “tanık” olarak dinlenilmesi, bugün “sanık” olmasına engel değildir.
Mesela, Silivri’de 24 ay yatmaktan sıkılan Doçent. Dr. Ümit Sayın, bir sabah uyandığında statüsünde bir değişiklik yapıp “gizli tanık” olmaya karar verdi. Bu davranışı teveccüh ve takdir duygularıyla karşılayan savcılar, hemen Sayın’ın ek ifadesini aldılar.
Sayın, tarihleri hiçbir şekilde birbirini tutmayan bir takım olaylar anlattı ve “Hurşit Tolon darbe yapacaklarını bana söylemişti” falan dedi. Son derece naif bir adam olan Sayın, mahkemede savcıların bu ifadeye karşılık olarak kendisine “yardımcı olmayı” vaat ettiklerini de itiraf etti.
Bir ara “gizli tanık” olmaktan da sıkılan Ümit Bey, tutanaklarda geçen “Anadolu” kod adlı gizli tanığın kendisi olduğunu avukatların soruları üzerine açıkladı. Hatta, soru soran avukatın gizli tanık kodunu “Anadol” şeklinde telaffuz etmesine bozulup, ilke konusunda “titiz” bir adam olarak, “Anadol değili Anadolu” diye düzeltme yaptı. Böylece “sanıklıktan”, önce “gizli tanıklığa”, sonra “açık tanıklığa” terfi etti.
Dediği gibi savcılar da kendisine “yardımcı oldular” ve bir iki duruşmadan sonra “serbest bırakılmasını” talep ettiler. Mahkeme de birkaç duruşma savcıların bu isteğine karşı çıkıyormuş gibi yaptı ve sonunda Ümit Sayın tahliye edildi.
Şimdi gelinen noktada, gözaltına alınan eski kuvvet komutanları ile bazı üst düzey muvazzaf subayların “Balyoz” tabir edilen darbe planı ile suçlandıklarını anlıyoruz.
Bu tip iddiaların yegâne kaynağı olan Taraf gazetesinin haberlerine göre söz konusu plan, Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde yapılmış. Hilmi Özkök, Ergenekon davasının en muteber “tanıkları” arasında yer alıyor. İfadesini almak için “Paşa zahmet etmesin” diye İzmir’e giden savcılar, kendisine köfte ekmek bile ısmarladılar.
Hilmi Paşa’ya sorarsanız, “Darbe planlarını kendi usulleri ile” bertaraf etmiş. Oysa yasalarda “kendi usulleriyle darbe bertaraf etmek” diye bir yöntem bulunmuyor. Yani, darbe hazırlığını tespit edip de yetkili amir olarak gereğini yapmamışsanız, siz de suçlu olursunuz.
Hilmi Özkök’ün ne kadar “pir-ü pak” bir paşa olduğunu savunan eski darbe şakşakçısı Nazlı Ilıcak, Habertürk televizyonunda “Özkök Paşa, darbeye sessiz kalmakla suçlanamaz, o şartlarda içeride kalıp olup bitenlere hakim olması gerekiyordu” dedi.
Özkök’ün, Ilıcak’ın kendisini bu şekilde savunmasından hicap duyup yayına bağlanmasını bekledik ama öyle bir şey olmadı. Kadın sanki Genelkurmay Başkanı’nından değil de karargâhın aşçısından bahsediyor. “İçeride kalıp, olup bitenleri anlamaya çalışması” daha doğruymuş! Paşa’ya böyle bir görev veren mi oldu acaba? Mahir Kaynak misâli…
Hilmi Bey, “Neden böyle yaptınız Paşam, darbeciler hakkında neden işlem yapmadınız?” diye soranlara, “Ben kasaptaki ete soğan doğramamam” demişti.
Şimdi görüyoruz ki kasaptaki ete değil soğan doğramak, kaşar peyniri bile rendeleniyor.
Hilmi Paşam bile kendisine köfte ekmek ısmarlanmasına inanmasın, bir sabah uyandığımızda “şüpheli” sıfatıyla gözaltına alındığı haberini duyabiliriz.
Savcılara kokteylde “Yoksa beni almaya mı geldiniz” diye şirinlik yapan Paşa’nın da öyle…
Her fani bir gün Ergenekon şüphelisi olmayı tadacaktır.