|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Yalakaya yalaka demek darbecilik mi?
Bulmuşken kaçırmayalım dedik, tam bir hafta önceden konuştuk Melih Aşık'la. Bir aydır, ne zaman buluşsak diye karar vermeye çalışıyorduk. İki tarafın da teklifi aynıydı: Sizin için ne zaman uygunsa o zaman... Çift yönlü ’açık bilet’e rağmen o ’uygun’ ana denk getirip, 10 dakikalık mesafeyi kapatamamıştık bir türlü. Hastalıktı, yolculuktu...
Sonra geçen pazartesi, Melih Aşık tam da ’yine bir meslektaşından yeni bir taarruza uğradığı gün’, son dakika sürprizine fırsat vermeden soluğu Milliyet binasında alıp soralım dedik: Gazeteciler neden diğer gazetecilerin ’saldırı’sına uğramaya başladı? İyi de oldu. Bu soruyu, TRT’den başlayıp Günaydın, Güneş, Yeni Asır, Milliyet... Dile kolay 45 yıl, neredeyse yarım asırlık “müzmin muhalif” gazeteciye sorunca, hem sohbet tadına doyulmaz bir hal aldı, hem de bu vesile ile etrafı sarmış sanayi dumanının, makina gürültülerinin, inip kalkan uçakların arasında da olsa, bir avuç yeşil, nefes almamızı sağladı. Karakaçan’ı andık Gittiğimizde ertesi günkü yazısının son düzeltmelerini yapıyordu Melih Aşık. Damdan düşer gibi yaptık girişi: “Eeeee cevap verdiniz mi?” Siz kaçsanız da polemik gelip sizi buluyor. Başta da dediğim gibi buluştuğumuz gün, neredeyse bütün medya sitelerinin manşetinde aynı anons vardı: “Engin Ardıç’dan Melih Aşık’a ağır sözler” Hem de bayağı ağırdı: “Bürokrat kuyrukçusu, postal yalayıcı...” Hazır elinde ertesi günün “Açık Pencere”sini görmüşüz, sormasa mıydık; “Küçük bir şey yazdım” dedi. Bir çeşit Melih Aşık tevazusu. Santimetrekaresi küçük de, yazıyı okuyanlar görmüştür, laflar pek büyüktü: “Gazetecilikte yalakalıktan daha aşağı rütbe yoktur.” Ardıçgil’in kulaklarını çınlatır da, Karakaçan Bey’i unutur muyuz. Onu da andık. “Siz anırtmaya çalışmıştınız, ne oldu?” diye sordu Melih Bey. Ah Melih Bey, mazi kalbimizde yaradır... Karakaçan Bey, 30 gün boyunca, okuyucusuna verdiği sözü tutmamasının bir gazeteciye nelere mal olabileceğini anlattı, uygun bir anırma ambiansı yaratmak için yokları var etti ama olmadı. İçinden anırdığı yönündeki bir ihbarı doğru kabul ettik de kapattık o dosyayı. Ayaküstü Ardıçgil tarihine ilişkin brifing de aldık: “Zamanında muhalif yazılar yazardı. Özal onu mahkemeye verdi. Orada ne olduysa... O gün bugün, bu halde...” Halinin takdiri okuyucunun. Taraf, organizasyonun parçası Günün anlam/önemine binaen sormalı: * Polemiği seviyor musunuz? - Hiç sevmiyorum. Ama mecbur kalıyorum. Ergenekon’la birlikte çok öne çıkan bir şebeke var. Bir takım belgeler yandaş medyaya gidiyor. Onlar da kesinleşmiş mahkeme hükmü gibi insanları suçluyor. Bir sürü insan mahkum oluyor medya üzerinden. Baskı altında yargıçlar tutuklamaya mecbur kalıyor. Onun için yandaş medyadan bahsetmeden gazetecilik yapmak zorlaşıyor. Taraf gazetesi mesela bir organizasyonun parçası. Polemik istemiyorum ama ister istemez adlarını anıyoruz. Aslında tasvir ettiği medya mahkemesinde, hakkında en çok hüküm çıkan gazetecilerden bir tanesi de kendisi. * Niye sürekli size saldırıyorlar? - Ben isim vermiyorum ama yandaş medya diyorum hemen her gün. Bu arkadaşlar da iktidar partisinin savunuculuğunu yapıyorsa alınıyor olabilirler. Bir de AKP’yi eleştiriyorum diye alınıyor olabilirler. Durup dururken değil saldırmaları. * Yandaş medya kalıbını kullanan birçok kişi var. Ama ismen hedef alınmıyor birçoğu. Size olan bu rağbet(!) neden? - Bazıları tamamen iktidar yalakalığı yapıyorlar. Biz de o onlara yalaka diyoruz. Onlar da saldırıyorlar; darbeci, postal yalayıcı diyor. Mütareke basını mirasını devralmış bir sektör için “hep mi böyleydi” diye sormak abes ama bile bile soralım; “Eskiden de vardı. Falanca gazete iktidar yanlısıydı, filanca gazete bazen yanlıydı, bazen dönerdi. Mesela Demokrat Parti’nin bir Zafer gazetesi vardı. Ama çoğu gazete de karşıydı Demokrat Parti’ye. Bu dönemde çoğu iktidar sermayeli. Bu ilk defa oluyor. Artık direkt iktidar gazeteleri, iktidar yazarları var. Bakın bugüne kadar hiçbir başbakan falanca gazeteleri almayın demedi. Başbakanların yazarlarla böyle bire bir muhatap olduğunu hatırlamıyorum.” Başbakanın yazarlarla muhatap olması demişken, “uçak gazeteciliği”yle arasında, daha önceden ilan ettiği kalın bir çizgi var: “Beni çağırsalar acaba ne gibi yalakalık yaptım ki, diye kendi kendime sorarım!” Baskı altında hissediyorum “Hiç böylesini görmemiştim” dediği baskıyı kendi üzerinde de hissetmiyor mu peki? “Hissediyorum tabii” diyor. “Eleştiriler geldikçe kendi kendime soruyorum hakikaten çok sert mi yayın yapıyoruz. Birtakım kelimeleri yeniden gözden geçiriyorum.” Daha sık sormaya başlamış “acaba” sorusunu. İktidar ve çevresinden gelen itirazlara daha çok kulak kabartmaya başlamış. Vicdan noterinden daha sık onay alıyormuş yazdıklarına. Ki emin olabilsin savunduklarının doğruluğundan. Gazetecilikten ödün vermenin “hep birlikte gümbürtüye gitmek”le sonuçlanacağına inanıyor. Kızgın meslektaşlarına: “Bir şeyin gerisine gidemezsiniz gazetecilikte; doğruları söyleyeceksiniz. Bir yandan ’etkisiz’ diye halktan şikayet edip, bir yandan birtakım haberleri saklayıp, çarpıtıp, halkı yanlış bilgilendirip, bilincini saptırıp, bir yandan da seçim sandığına gittiğinde ondan doğru karar bekleyemezsiniz.” Bekir Coşkun böyle gitti Necati Doğru’nun istifasıyla da pekişen, Doğan Grubu’nda satışı gündemde olan gazetelerde baskının yazı işlerine sirayet ettiği yönünde iddialar var. “Vatan’ın içinde ne olup bittiğini bilemem ama aynı şikayeti başka Vatan yazarlarından da duydum. Milliyet için ise; satış gündeminden çıktı ama satış sürecinde de, ne benim ne de diğer arkadaşlarımın ’yeni patronlara göre bir gazete yapalım’ diye düşünmediğimizi söyleyebilirim.” Yine de “5 milyar dolar vergi cezası çıkarılan bir grup” olarak “zor” bir dönemden geçtiklerini kabul ediyor Aşık. “Bu muhalif yazarlar olmasa Aydın Bey’e bu cezalar gelmezdi” biçimindeki kampanyanın, Bekir Coşkun’un gidişi üzerinde etkili olduğunu anlatıyor. “Siz” diye soruyorum. Etkilendiğini söylüyor. “Acaba biz bu grubu zor duruma mı sokuyoruz” diye düşündürdüğünü... Bunun sadece patronla ilgili bir tedirginlik olmadığını özellikle vurguluyor: “7- 8 bin kişinin çalıştığı bir grup bu. Onların yaşayacağı sıkıntı sizi bir daha düşünmeye sevk ediyor. Sorumlusu olmak istemiyorsunuz. Ama böyle bir cezanın sorumlusuysam da bu gazeteden gitmeye razıyım!” Birinci sayfaya haber koymaya korkar hale geldiler Baskının bir çok ünlü gazeteyi “Birinci sayfaları zararsız haberlerle dolduralım” gibi bir çabanın içine soktuğuna dikkat çeken Melih Aşık, “Çok temel meseleler, mesela Emine Erdoğan’ın devlet uçağıyla düğüne gitmesi, bu dünyanın her yerinde büyük haberdir. Bırakın özel uçakla gitmeyi, devletin parasıyla tarifeli uçağa bile binse bu bir başbakanı istifaya götürür. Ama ünlü gazetelerin manşetlerinde göremedim bunu. Erdoğan’ın köşe yazarlarını patronlara şikayetini Hürriyet’in birinci sayfasında göremedim. Gazetelerin yüzde 95’i, hergün gazete yaparken ’bu haberi koysak ne derler, şu haberi koysak ne derler’, köşe yazarları yazı yazarken, ’bu kelimeyi koysak ne olur’ diye düşünüyor. ”AKP yazmak edepsizlik“ diyor Erdoğan. Neden edepsizlik anlamadım ama bir çok gazeteci AK Parti yazıyor artık.” Ve bir kere daha ’kapının önüne konulacak gazeteciler’ listesine girmeyi göze alarak, Süleyman Demirel’in bir sözüyle çağrıda bulunuyor Erdoğan’a; “Eğer bir başbakan kafayı basına takarsa öğlene kadar kendine gelemez, o gün iş yapamaz...” YENİÇAĞ
|
Köşe Yazarları
Haber AraEn Çok Okunanlar
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||