|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Yeni papatyalar ve biat yazarlarıAbartılı tapınma ve biat sadece Turgut Özal'la sınırlı değildi; bütün Özal hanedanı övgülerden nasibini alıyordu. Yeni papatyalar ve biat yazarlarıTurgut Özal, 6 Kasım 1983'te iktidar oldu. Ve o günden sonra Özal etkisini sadece siyasette, Ankara'da göstermedi, onunla beraber yeni bir iktidara tapınma kültürü de oluştu... İktidarda olduğu yıllar boyunca Türkiye'de öncelikle basına eşi benzeri görülmemiş bir Özal yağcılığı damga vurdu... 'Özal aradı, gece yarısıydı, koşarak gittim' ya da 'Özal ve ailesi evimize yemeğe geldi' gibi yazılar rutin hale gelmişti... Abartılı tapınma ve biat sadece Turgut Özal'la sınırlı değildi; bütün Özal hanedanı övgülerden nasibini alıyordu. Başta da Semra Hanım... Geçenlerde Semra Hanım'ı bir gazino davetinde gördüm. Eski günlerin parıltısı gitmiş, ön masalardan arkalara yerleşmiş, yanında da emekli öğretmenler korosunu andıran bir kadroyla eğlenmeye gelmişti. Ferhat Göçer, uzun süre Semra Hanım'ı fark etmedi... Ancak programın sonlarına doğru sahneden selam çaktı, sonra da yanına gitti... O an'a kadar ise Semra Hanım'ın yüzünden düşen bin parçaydı. 83'ten bu yana köprünün altından ne sular aktı tabii. Oysa eskiden kraliçeydi Semra Hanım, uğruna şiirler bile yazılırdı. O da etrafına topladığı işadamı eşleriyle kendisine bir Papatyalar ordusu kurmuştu. Güya sosyal işlerle uğraşmak gibi bir ulvi amaçla bir araya gelen derneğin tek faaliyet alanı Semra Hanım'ı eğlendirmekti... Bugün bilmeyenler olur ama Semra Hanım ve Papatyalar'ın 'vur patlasın çal oynasın' geceleri tarihe 'Hasbahçe'nin Gülleri' olarak geçti... Tabii Türkiye belleksiz... İktidar düştü ve hemen ardından da hanedan dağıldı, aile birbirine girdi, çocuklar işlerinde başarısız oldu... İşin en acı tarafı hanedanı yere göğe sığdıramayanlar kapılarını çalmaz, telefon açmaz oldular. 'Nereden nereye' sözünün Özal Ailesi'nden daha net bir açıklaması olamaz... Özal hanedanı, Hasbahçe'nin gülleri ve Papatyalar bugün ancak yaşayanların belleklerinde; bir de döneme ilişkin yazılmış birkaç kitabın sayfalarında kaldı. Yağcı gazetecilerin utanç satırları da arşivde gömülü kaldı, unutuldu gitti. Dün böyleydi de bugün farklı mı? Yine bir biat ve yağcılık ordusu var basında... Başaktörler hemen hemen aynı... 12 Eylül'de postal yalayanlar, Özal'ın telefonuyla uyananlar bugün de Başbakan'ın yanağını okşuyorlar. Onların açtığı yoldan ilerleyen ve yalakalık öğretisini iyi benimseyen çömezlerse yardımcı aktör olarak görev yapıyor. Tabii bu dönem de kendi papatyalarını yarattı... Biricik Suden'inden Heves Ekinci'sine, Nazan Ölçer'den Ajda Pekkan'a Hasbahçe'nin yeni gülleri... Botoks kraliçeleri şimdi Emine Hanım'a övgüler düzüyor, onu yere göğe sığdıramıyor. Basındaki uzantıları da onları destekliyor, 'Heves Ekinci'den ders aldım' diye yazıyorlar. Hepimizde 'Biz bu filmi görmüştük' duygusu... Hemen ardından da 'Peki bunları da eskileri olduğu gibi unutacak mıyız' korkusu... Ama hayır... Bu sefer unutmayacağız. Bu sefer ne kadar belleksiz olursak olalım İnternet'te kayıtlı duruyor her söz, her satır. Gazetecilerin bugün ölçüsüzce yazdığı her biat satırı 70'lerdeki, 80'lerdeki muadillerinden çok daha kolay erişilebilir ölçüde duruyor elimizde... Arşivlerin tozlu raflarına girmemize, gazetelerin bütün arşivlerini İnternet'e aktarmasını beklemize bile gerek yok. Her şey gözümüzün önünde yaşanıyor ve yaşandığı anda da tarihe kaydediliyor. 'Rüzgar değişir, ben de değişirim, kendimi yeni gelene iliştiririm' diyenlerin işleri eskisi kadar kolay olmayacak kısacası... Bu sefer unutmayacağız. Hürriyet'te sit-com devam ediyor Bir gazete okuru olarak Enis Berberoğlu'nu tebrik ediyorum. Anayasa tartışmalarını izlemek üzere köşe yazarlarını sahaya göndermesi çok iyi bir iş oldu. Özellikle köşesinde kültleştirdiği Kamer Genç'le Kanat Atkaya'nın buluşması harikaydı... Yalçın Doğan'ın, Ahmet Hakan'ın Meclis'ten notları da çarpıcıydı... İstanbullu köşe yazarlarının Ankara'ya ayak basmasıyla beraber Berberoğlu dönemi Hürriyet'inde neler olacağına dair de ipuçları ortaya çıktı... Hayır, beklendiği üzere Hürriyet sit-com'u bitmedi. Gördük ki yine köşe yazarları ön plandaydı, yine onların perspektifinden önemli bir gelişmeye bakıldı ve yine gazete farklılığını gösterdi... 'Sit-com'u rutin habercilikten ayıran da bu farktır zaten... Ancak tadı damağımızda kaldı, onu da söylemem gerek... Daha fazla yazı, daha fazla fotoğraf, daha çok yer ayrılsaydı keşke... Bu operasyona olumlu tepkiler, ileride yayın yönetmeninin de daha rahat manevra yapmasını sağlayacaktır kuşkusuz... l Latif sahaya Ankara'ya ayak basan Hürriyet yıldızları arasında en çarpıcı işler ise Latif Demirci'nin karikatürleriydi kuşkusuz... Press Bey'in 'nehir kenarına' yerleşmesiyle malzeme sıkıntısı çektiği gözlenen Demirci bu sefer resmen şahlandı. Meclis'ten çizdiği karikatürler, espriler, gözlemleri, gazetecileri tiye alışı mükemmeldi... Latif Demirci, sık sık sahaya inse, sık sık böyle işler yapsa keşke... Meral Tamer bir tabuyu yıkıyor Göğsüm... Yazının başlığı bile yeteri kadar çarpıcı değil mi? New York dergisinde çıkan 'My Breast: One Woman's Cancer Story' yazısıyla Amerikan basınında kanser tabusu yıkılmıştı. Joyce Wadler'ın 1992 tarihli yazısı hastalığı hakkında konuşmaktan çekinen pek çok kadına cesaret verdi, kanser hakkında tartışmaları, merakı, tecrübe aktarımını kamusallaştırdı... Buna benzer bir yazı dizisini Akşam'da Serdar Turgut'un yönetiminde rahmetli Berran Tözer'le yapmak istedik, ancak kısmet olmamıştı... O dönem Berran'la konuşmuştum, o da çok sıcak bakmıştı, harekete geçecektik... Sonrasından ise bahsetmeyelim bile... Susan Sontag'ın da 'Metafor Olarak Hastalık' adlı olağanüstü kitabında anlattığı kanser hala pek çok kişi için bir tabu, saklanması, bahsedilmemesi gereken bir süreç... Hafta sonu Milliyet bu tabuyu yıktı... Meral Tamer, kendi kanserini çekinmeden, sansürsüzce, açıksözlülüğü ve cesaretiyle okurlarına aktarıyor... Tamer'e öncelikle geçmiş olsun, ardından da tebrikler. Ayşe Arman tebrikte benden önce davrandı; son zamanlarda basında yer alan en iyi yazı dizilerinden biri. Bir başka boyutu daha var bu işin... 'Kişisel tarih' ya da 'tecrübe aktarımı' diye bileceğimiz, gazetecilerin kendi başlarından geçen olayları haberleştirmeleri Amerikan basınının en temel direklerinden biri... Bizde ise yakın zamana kadar 'ben' demek bile ayıp sayılırdı... Gerçi son yıllarda 'ben' tabusu yıkıldı yıkılmasına ama bunun altını dolduracak nitelikte işlere pek rastlamadık. Gazeteciler 'ben' demeyi sadece kişisel beğenilerini aktarma amacı olarak kullandı: 'Ben beğendim, ben bedavaya ağırlandım, ben yıkadım yağladım...' Meral Tamer'in yazı dizisi 'ben' kullanımı açısından da iyi bir ders.
|
Köşe Yazarları
Haber AraEn Çok Okunanlar
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||