Birkaç yıl önce etsiz kalan Türkiye İngiltere'den "DELİ DANA" eti satın alıyorken, bu yıl etsiz kalan Türkiye, Almanya'dan MEÇHUL et ithal etmenin telaşını yaşıyor.
Ülkesinin insanına AT ETİNİ, İT ETİNİ yedirmekte sakınca görmeyen yöneticilerimiz, deli dana etini yedirmeyi umursamamışlardı zaar.
Dikkat ediyor musunuz, tarım ve hayvancılık ülkesi, gelişmiş sanayi ülkelerinden et satın alıyor. Acaba biz mi sanayi ülkesi olduk yoksa İngiltere ve Almanya sanayiden vazgeçip tarım ve hayvancılık ülkesi olmaya mı yöneldiler? Görünen o ki hiçbir ülke belirli kalıpların içine sokulamıyor. Ancak iklim, toprak ve olanakları bakımından önceliklerini sergiliyor, değerlendiriyor. Ne var ki biz ne olduğumuzun farkında değiliz anlaşılan.
İnsanın beslenmesine ayırdığı para her türlü harcamasının üstündedir. Bu gerçek dün olduğu gibi yarın da sürecektir. O nedenle ülkeler gelişmelerinin önceliğini beslenme ürünlerine ayırırlar. Yaptıkları ilk iş artan nüfusa, artan tüketime karşı ürünü çeşitlendirmek, tarıma, hayvancılığa teknolojiyi sokmaktır. Giderek bu ürünleri en yüksek verime yükselterek bizim gibi üretmeden tüketen ülkelere satmaktır, amaçları. Başarıyorlar da, görüyorsunuz. İşte Fransa, işte Hollanda ve işte İsrail. Hele İsrail çölü cennet yeşiline çevirdiği bir yana Türkiye Cumhuriyeti’ne uçak satıyorken, Asya ve Avrupa ülkelerine de tarım ürünleri ihraç ediyor.
Biz sanayileşmeye tarım ve hayvancılığımızı tasfiye ederek başladık. Yanılgımız bu sanırım. Tarım ve hayvancılık küçümsendi, hor görüldü, aşağılandı, ayıplandı adeta. “Köylü efendimizdir” diye yola çıkan, Devlet Üretme Çiftlikleri, Ziraat Bankası kuran, Dokuma ve Şeker Fabrikaları ile sanayiye yönelen Cumhuriyet’in ilk kurumları, zaman içinde hızlı liberallerin, gözü dönmüş neo liberallerin yönetiminde yurtta tarım ve hayvancılık adına ne kadar devlet işletmesi varsa değerine- değmezine sattı- savdı, özelleştirdi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında topraksız köylüye, göçmenlere toprak dağıtılıyor, tarıma teknoloji getiriliyorken, ETİBANK’la, SÜMERBANK’la sanayileşmeye gayret ediliyordu. Bu çabalarla bir yandan kalkınmanın dinamiklerini yaratıyorken, diğer yandan feodal yapıyı törpülüyor, silkeliyorduk. Büyük balıkların küçük balıkları yediği gibi küçük boy işletmeleri yok pahasına satın alan dev kuruluşlar, piyasayı istedikleri gibi yönlendirdiler. Sonuçta ortada rakipsiz büyük sermaye kaldı. Güzelim KARS bütün bu uygulamaların en somut örneklerini yaşadı. 80 yıl önce EFENDİ olan köylü 80 yıl sonra köle oldu, göçebe oldu, işsiz oldu, gurbetçi oldu, yok oldu.
Dışişlerinden içişlerine, ekonomiden eğitime kadar devlet yönetiminde hiçbir geçerli iddiası olmayan AKP iktidarı, tarım ve hayvancılık sektöründe de ortada kaldı. Ne bir kararı, ne bir iddiası oldu. Sonuçta üretici, besici, satıcı, ithalatçı birbirine girdi, birbiriyle savaştı. Toplumsal yaşamda en azından düzenleme ve denetleme yükümlü olması gereken hükümet bu kez de eli koynunda çaresizliğini sergiledi.
Dememiz o ki Türkiye öncelikle yılın her anında dört mevsimi yaşayan bir tarım ülkesi olduğunu unutmamalıdır. 130 ülkeye kırık dökük sanayi mamulü satışıyla övünmenin yanında öncelikle ve ivedilikle kendisine dönmelidir. Simit, balon, karanfil satmakla ekonomi düzelmez. Vaktiyle tarlalarımızda kalan pamuk, pancar, tütün, pirinç, fındık vs. yeniden sanayi mamulü, hammaddesi olarak işlenmeli, hayvancılığımız yeniden ele alınmalı, çağdaş bir anlam ve içerik verilmelidir.
Dr.Beşir Doster