İnsan, hayatı boyunca, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin asla unutamayacağı birçok olay yaşar. İşte benim de bu yazıda anlatacağım olay böyle bir şey.
Aradan dört yıl geçmesine rağmen hala hatırladığımda o günkü heyecanı duyduğum bir şey…
14 Haziran akşamı, yaklaşık iki aydır çalıştığımız, okulun yıl sonu gecesi için hazırlanan oyunu sahneleyecektik. Herkes çok heyecanlıydı. Karanlık çökmeye başladığında artık misafirler de yavaş yavaş toplanıyordu. Her yerde bir koşuşturma hakimdi. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor, bu gecenin en güzel şekilde geçmesini sağlamak istiyorlardı.
Sahneleyeceğimiz oyun gerek sahne performansı, gerekse roller bakımından belki ahım şahım bir şey değildi ama konusu büyük küçük herkesi etkileyebilecek bir konuydu. Oyunun adı “Bayrağımızın Altında” idi. Kurtuluş Savaşı"nda gizli kalmış karelerden biriydi.
Oyun başından sonuna kadar çok güzel geçti. Hepimiz sanki kırk yıllık oyuncularmışız gibi yaptık rollerimizi. Belki o heyecanla bu oyunun konusunun önemini unutmuştum. Ta ki son perdede başımı kaldırdığımda ön sırada oturan ve ağlamakta olan o adamı görünceye kadar… Oyun bittiğinde hemen yanına gidip kim olduğunu öğrenmeye çalıştım. Ama o an o kadar duyguluydu ki pek bir şey söyleyemedi. Söylediği o tek cümle hiçbir zaman aklımdan çıkmaz. Yanağına süzülen gözyaşlarını silerek “Sizi göremiyorum, kim olduğunuzu bilmiyorum ama seslerinizden o yüce insanın bu ülkeyi size emanet etmesinin nedenini çok iyi anlıyorum.” dedi. O an sanki içimden bir şeyler koptu. O gözlerindeki bakışı unutmama imkan yok. Oysa o gözler neye ve kime baktığını bilmiyordu.
Sonradan öğrendim ki bu ağabeyimiz askerliği sırasında Şırnak"ta bir mayın patlaması sonucunda gözlerini kaybetmiş bir gaziymiş. O gece için unutamayacağım bir şey de eve gittiğimde ağladığımdır. Hem gözlerini kaybettiği halde dünyayı görebilen evlatlarımız için hem de gözü, kulağı, eli, ayağı yerinde olduğu halde hala bir şeyleri görüp fark edemeyenler için…