|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Türkçe bilmeyen Kürt çocukArkadaşım her zamanki özelliği ile yanında oturan çocuğa ucunda sevimli bir inek takılı anahtarlık uzatmış. Amaç birkaç kelime konuşmak tabii. Türkçe bilmeyen Kürt çocuk![]() Yakın bir dostum anlattı. Uçağa binmiş İstanbul’a gelmek için. Yanındaki koltuğa da bir kadınla çocuğu oturmuş. Arkadaşım çok dost canlısıdır, üstelik çocuklarla da hemen ilişki kurmayı başarır. Bu özelliğinden dolayı da yanında hep çocuklara verecek küçük bir armağan bulundurur. Bir küçük oyuncak, hayvan figürlerinin olduğu anahtarlıklar, nazar boncukları, çoğu kez de şeker. Bu arada hatırlarım, bir cinayet sonucu aramızdan ayrılan Üzeyir Garih de cebinde minicik renkli taşlar taşırdı. Bunların uğurlu olduğuna, verdiği kişiye iyilikler getireceğine inanırdı. Bu nedenle tanıştığı bir kişiye mutlaka bu renkli küçücük taşlardan birkaç tane verirdi. Arkadaşım her zamanki özelliği ile yanında oturan çocuğa ucunda sevimli bir inek takılı anahtarlık uzatmış. Amaç birkaç kelime konuşmak tabii. Ama çocuk hiç ilgisiz biçimde arkadaşımın suratına bakmış. Bunun üzerine annesi “Biz Kürt’üz. Çocuğum Türkçe bilmez. Kürtçe bilir, dediğinizi anlamaz” demiş. Arkadaşım “Kadın bunu öyle bir gururla söyledi ki, sadece gülümsedim, sonra da hiç konuşmadık zaten” dedi. Elbette herkes kendi çocuğuna ana dilini öğretme hakkına sahiptir. Bunu yaparken de elbette gurur duyar. Ancak sırf bir etnik davayı sürdürmek uğruna çocuğuna sadece Kürtçe öğretmek çok akıllıca değil. Eğer resmi dili Kürtçe olan bir devlette yaşıyorsanız sorun yok. Ama bu Kürt çocuğu Türkiye’de yaşıyor. O çocuk belki bir yıl sonra okula gidecek, Kürtçe dilde temel eğitim olmadığına göre nasıl okuyacak? Yarın büyüyecek, sadece Kürtçe bilerek iş bulması mümkün mü? Kürt sorununu “Kürtçülük” olarak algılayan ve sözde “kültürel haklar” adına kendileri Türkçe bildikleri halde çocuklarına Türkçe öğretmeyen, onları sadece Kürtçe’ye mahkûm eden anne babalar, o çocuklar büyüyüp de karşılarına geçtiklerinde ve “Benim ne günahım vardı” diye sorduklarında ne cevap verecekler? Kendini Kürt hisseden herkes kültürel haklarını korumak, ana dilini öğrenmek, kullanmak, öğretmek hakkına sahiptir. Ama bu uğurda çocuklarına sadece Kürtçe öğretirlerse büyük yanlış yaparlar. Benim yazdığım sadece tanık olunan bir örnek. Buna karşın anladığım kadarıyla böyle davranan pek çok Kürt aile var. Evet, çocuklarınıza Kürtçe öğretin, ama Türkçeyi de bilsinler. Bilsinler ki onlar da iyi okullarda okusunlar, başka yabancı dilleri de öğrensinler, başarılı birer insan olsunlar. Kürt halkının arzuladığı hayata kavuşması için iyi eğitilmiş, yetenekli insanlara ihtiyacı olduğunu herkes bilmeli. Gerçekten çok utandım Çarşamba günü İlhan Selçuk‘a veda törenine katıldıktan sonra o büyük aydınlanmacı için duygularımı dile getirmiştim. Ertesi gün Vatan’ın internet sayfasındaki yazımın altındaki okurlardan gelen mesajları okuyunca çok şaşırdım ve açıkçası bazılarından da utanç duydum. Benzer bazı mesajları da elektronik posta kutumdan okudum. Kimi İlhan Selçuk’un solcu olmadığını söylüyor, kimi darbeciliğin adı sol mu oldu diye soruyor, kimi be-nim darbeciliğimin nereden geldiğini anladığını söylüyor. Bir sürü saçmalık. Okur mesajlarına ve yorumlarına gösterdiğim özeni, ilgili okurlar biliyorlardır. Eleştirilerden hiç gocunmadım, öfkeye kapılmadım. Özellikle bir fikirle karşılık verenlere vakit ayırıp cevaplar da yazdım. Çok ağır hakaret edenlere sadece “Sululuk yapma” mesajı gönderdim. Ama söz konusu kişi İlhan Selçuk olunca gerçekten çok üzüldüm ve utandım. Bunlara sadece şunu söylemek isterim. Eğer İlhan Selçuk ve onun gibi düşünenler geçmiş yıllarda canları pahasına mücadele etmeselerdi, Türkiye’nin aydınlanması için savaşmasalardı, bugün o mesajları o yorumları yazanlar bunu yapamazlardı. Çünkü kimi hakarete de varan o yorumların yayınlanabilmesi için de bir demokratik özgürlük ortamı gerekir. İşte o geçmişteki mücadeleler bugün kimi saçma sapan olan yorumların bile özgürce yazılabilmesine olanak sağladı. Bugün beğenmesek de eğer pek çok sorunumuzu demokratik ortamda tartışabiliyorsak, bunu o abide gibi insanların verdiği onurlu savaşa borçlu olduğumuzu kimse unutmasın. Çömelme Yolda yürüyordum. Asker olduğunu sandığım biri yanıma yaklaştı ve “O çömelme fotoğrafına bir daha bakın. Orada arkada bir kişi var, o dimdik ayakta duruyor. Çömelmemiş. Bordo bereli. Her şeye rağmen korkmuyor” dedi. Sonra yürüyüp gitti. Gazeteye gelince fotoğrafa bir daha baktım. Gerçekten de, Başbakan çömelmiş, Genelkurmay Başkanı çömelmiş, generaller çömelmiş, herhalde adet böyle diye düşünmüş olacak ki gazeteci arkadaşımız da çömelmiş ama arkada bir değil iki bordo bereli dimdik ayakta duruyor. Kimileri bu çömelme fotoğrafını korumaya çalışıyor iki gündür. “Efendim belli bir açıdan bir yere bakmak için çömelmişlerdi, yoksa korkudan değil.” Bazıları da Atatürk’ün de yatarken çekilmiş cephe fotoğrafı olduğunu söylüyor. Genelkurmay’da açıklama yaptı. Kim nasıl savunursa savunsun; öyle bir fotoğrafın servis edilmesi akıllıca mı? Bunun dışında o fotoğraf beni sadece çömelme nedeniyle de rahatsız etmedi. O fotoğraf bir cephe görüntüsü. Sanki bir düşmanla savaş halindeyiz ve komutanlar siperlerde savaş stratejisi geliştiriyorlar. Oysa PKK insanlık düşmanı bir terörist örgüt. Teröristler de “düşman” değil suçludur. Suçlularla mücade için de cephe görüntüsü verilmez. Cephe görüntüsü Türk Silahlı Kuvvetleri‘ni küçülttüğü gibi bir terör örgütünü de “savaşan taraf” gibi gösterir ve onu yüceltir. Buna kimsenin hakkı yok. Bitmeyen Mektep İyi bir Fenerbahçeliyim. Ezeli rekabetimiz nedeniyle Galatasaraylılarla hep didişirim belki ama o tarafın güzelliklerini de görmezden gelemem. Önümde bir kitap duruyor. Hayli kalın. 526 sayfa. Adı Bitmeyen Mektep. Yazarı bir Galatasaray Lisesi mezunu olan Kemal Sunam. Sunam Galatasaray Lisesi’nin 1954-1964 yıllarını yazmış. Ama ne yazmak. Okurken sanki Hababam Sınıfı canlanıyor gözlerinizin önünde. Üstelik hayali isimlerle değil, bazılarını şimdi de yakından tanıdığınız isimlerin o en cin, en fırlama, en delikanlı yılları tatlı ve esprili bir dille anlatılıyor. Kitapta Galatasaray Lisesi anlatılıyor ama, öyle sanıyorum okurken benim gibi pek çoğumuz o yaşlarınıza dönerek “Aaaa bizim okulda da böyle bir şey olmuştu” ya da “Bizim Ahmet de böyle değil miydi?” diyeceksiniz. Galatasaray Lisesiler bu kitabı mutlaka okumalı, Kemal Sunam’dan sonra gelenler de kendi dönemlerini böyle anlatmalı.
|
Köşe Yazarları
Haber AraEn Çok Okunanlar
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||