|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Aşk-ı Memnu Üzerine"Aşk-ı Memnu"nun sona ermesiyle Selçuk Yöntem derin nefes almış olmalı. "Aktörü" orada burada sıkılıp usanmadan sürekli, "Adam mısın?" diye sıkıştırıyorlardı. Sıkıştırmakla kalmayıp, yolda yürürken kendisine "boynuz işareti" yapıyor; bununla yetinmeyip, gittiği yerlerde eline "Karın seni aldatıyor!" diyerek jurnalci kâğıt parçaları tutuşturuyorlardı… NİLGÜN CERRAHOĞLU Aşk-ı Memnu Üzerine “Aşk-ı Memnu”nun sona ermesiyle Selçuk Yöntem derin nefes almış olmalı. “Aktörü” orada burada sıkılıp usanmadan sürekli, “Adam mısın?” diye sıkıştırıyorlardı. Sıkıştırmakla kalmayıp, yolda yürürken kendisine “boynuz işareti” yapıyor; bununla yetinmeyip, gittiği yerlerde eline “Karın seni aldatıyor!” diyerek jurnalci kâğıt parçaları tutuşturuyorlardı… Yöntem, bunları her defasında espriye vurarak “Çok güldüm!” filan diye geçiştirmeye çalışıyordu ama “Dizilere gerçek gözüyle bakılıyor” diye içini dökmekten de geri kalmıyordu: “97’de ‘Ateş Dansı’ isimli dizide kötü karakteri oynarken kadının biri bana yolda ‘Allah belanı versin’ diye tepki göstermişti. ‘Kurtlar Vadisi’nde istihbaratçı Aslan Bey’i oynarken polisler(!) önümde ayağa kalkıyordu… Şimdi elime kâğıt sıkıştırıyorlar. Espri yeteneğimiz mi geniş, çabuk mu inanıyoruz, bilemiyorum...” sorusunu bir biçimde mutlaka gözümüzün içine sokuyordu. “Gerçek-kurgu” ayrımının; dizide ölenin arkasından gıyabi cenaze namazı kılacak denli bozuk olduğu bir “toplum” aslında, bir “klinik vaka” durumla yüz yüze değil midir? Bu “klinik vaka”; sürekli kaytarılan bir kakara kikiri ötesinde -sosyologlar, psikologlar, aktörler, sanatçılar, kültür insanlarıyla- derinlemesine tartışılmıyor. “Aşk-ı Memnu, ahlak bozar mı, bozmaz mı?” tartışması yapılıyor… Sonra her dizide bir önce kaldığımız yerden devam ediyoruz: “Asmalı Konak’taki otlardan yapılan merhemi, halk sahi sandı. Kanalın santralı merhemin içindeki otları soran izleyici telefonlarıyla kilitlendi...” Bu abukluklar her seferinde “Ay ne matrak. İlahi!” düzeyinde ele alınıyor da; bitmek tükenmek bilmeyen “ahlak” tartışması -internetin keskin nişancı blogcuları dışında- bir türlü o “Git işine… İlahi!” düzeyine indirgenemiyor… Halit Ziya’nın ‘Behlül’ü nerden çıkmış? Kerliferli köşeciler, dizinin de ötesine geçip, yazara; “zibidi”den “züppe”ye kadar açılan bir yelpazede söylenmedik laf bırakmıyorlar… Neymiş? Romanın kaleme alındığı 19. yüzyıl sonunda… böyle bir Türk ailesi… tasavvur edilemezmiş… Bu düzeyde tartışmalar oldu, yaşandı “Aşk-ı Memnu” furyasında. Hayretler içinde kaldım. “Eh!” diyorsunuz o zaman; “Gazeteci/yazar/aydın bunu yaparsa; sokaktaki adam ne dese, ne yapsa yeridir.” “Polemik” yerine… ‘bilgi’yi arayan herkes oysa, bu soruların yanıtına kolaylıkla erişebilir. Edebiyat kaynaklarını azıcık karıştırmak yeter. Fethi Naci’nin “Yüz Yılın 100 Türk Romanı”nı üşenmeyip açtığınızda; yazarın bu soruya, bundan taa 70 yıl önce verdiği yanıt önünüze çıkıyor: “Aşk-ı Memnu yazılırken İstanbul’un belli çevrelerinde, özellikle Boğaziçi’nde Melih Bey takımını andıran aileler vardı” diyor Halit Ziya Uşaklıgil: “Yazar bunları uzaktan yakından bilir ve tanırdı. Hayalinde birikmiş karmakarışık izlenimler vardı. Bunları billurlaştırmak bir toplam çıkarmak için imgelemini kamçılamak yeterdi. Bu demek değildir ki, Aşk-ı Memnu gerçekte var olan birtakım yüzlerden kopya edilmiştir. Eserde birçok kişiler vardır. Bunlardan hiçbiri belli birtakım kişilerin benzeri değildir. Ama genel toplamıyla birçok kişilerden eğretilenmiş dağınık eczalardan bileşen bir varlıktır. Doğruluğu da bundan ibarettir... Behlül benim özelliklerini tanıdığım bir, iki, belki üç gençten toplanmış bir gençtir. Filan ve falana az çok benzer, ama yüzde yüz filan değildir. Firdevs Hanım ve kızları, hele Nihal ve babası, bunlar da öyle… Olaya gelince: O bütünüyle hayal ürünüdür… Bu eserin birtakım üstünlükleri varsa onların başında kişilerin çok olması ve her birinin özel ve kişisel bir hayat ile yaşamasıdır.” (“Yüz Yılın 100 Türk Romanı” s. 10) Romanın “ilk gerçek Türk romanı” sıfatını hak etmesi bundan. “Hayal gücü” ile “gözlem” ilk kez böyle harmanlanmış. Ve roman karakterlerinin her biri, kendi içlerinde “özgül birer yaşam” kazanmış. Türk romanı ‘birey’i keşfediyor “Bireyi” sokmuş yani Halit Ziya Uşaklıgil Türk romanına. Bundan büyük “fitne”(!) olur mu? Romanın Serveti Fünun dergisinde ilk yayımlandığı 1899’dan bu yana geçen 111 yıl ardından “Aşk-ı Memnu”nun hâlâ bu çapta bir tedirginlik ve tartışma yaratmasının nedeni aslında bu: “Birey!” “Cemaat”… yerine “birey!” “Aşk-ı Memnu”nun bilinen “ahlak” tartışmaları altında; aslında bir asır içinde.. arpa boyu yol alamayan bir “cemaat-birey” ikilemi var Türkiye’de. Selçuk Yöntem/Adnan Bey’in eline…bütün o… kâğıt parçalarının sıkıştırılması, henüz çözümlenemeyen “birey-cemaat” çatışmasından çıkıyor. Batı romanı baştan sona oysa ki “birey” üzerine kuruludur. “Birey”i reddettiğinizde, “roman”ı reddetmiş olursunuz… Romanı reddeden bir ülkede ise, “gerçek-kurgu” ayrımı işte böyle her zaman askıda kalmaya mahkûmdur.
|
Köşe Yazarları
Haber AraEn Çok Okunanlar
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||