ŞÜKRAN SONER
Birlikte Yaşamak Zorundayız
Hiç kıvırtmama adına, herkes, her şeyi, kimileri biraz da karnından atarak konuşuyor ya... “Birlikte yaşamak zorunda mıyız?” sorusu üzerinden bir tartışma da açıldı ya... İşte bu soruya içinden ya da açık olarak her kim ki olumsuz yanıt vermeyi aklının ucundan dahi geçiriyorsa... Bu olumsuz düşünce sahiplerini “insan hakları, düşünce özgürlüğü adına, aslında bal gibi de ırkçılık, ayrımcılık yaparak, ister Türkçülük, isterse Kürtçülük yapıyor olsun, benim için hiç fark etmiyor, kendi savunduğu ırktan halkın haklarına da bilerek ya da bilmeyerek ihanet içindedir...” yargısı ile suçlamak isterim.
Dünyanın en gelişmiş çokkültürlü toplum modelini uygulamaya çalışmış Tito Yugoslavya’sında doğmuş, Avrupa’nın göbeğindeki anavatanında çokkültürlülüğü yaşayabilmiş, ama iç ve dış odaklı ırk ve din eksenli ayırmcılıklar nedeniyle birbirlerine kırdırılmış, kanları akıtılmış ülkenin halklarının dramına, travmasına, bugününe yakından tanıklık eden biri olarak, ayrımcılık ekseninden soru sorulması, düşünce üretilmesine bile isyan ediyorum.
Aşk evliliklerini başlatmak hep çok güzel, büyülüdür ama insanca boşanabilmeyi becermek, kırıp dökmemek, hele ortada sevgileri, yükümlülükleri paylaşılacak çocuklar, mal mülk de varsa, araya kıskançlıklar, kimlik sorunları girmişse çok zordur. İkili ilişkide çok zor olan insan gibi, insanca ayrılma işinin içine milyonlarca insan, paylaşılacak topraklar, çıkarlar girmişse, dışardan daha da büyük emperyal çıkarlar parmak sokmuşsa, çok can yakılmış, çok kan dökülmüş, çok hak yenmişse.. çok daha zordur...
***
Geçen yıl Balkan Felsefecileri Kongresi’ne katılan Yunanlı profesör, günümüzün vebası olarak nitelendirilebilecek kavram kargaşası, değerler erozyonu, gerçek insan hakları standartlarının çiğnenmesi sonucu; ırkçı, dinci ayrımcılıklarla insan haklarında yaşamakta olduğumuz travmanın boyutlarından duyduğu kaygıyı paylaşırken; “AB üyesi, demokrasinin geçerli olduğu Yunanistan’da biz öylesine bir çarpık noktaya geldik ki... Her an Yunan-Arnavut-Makedon ya da Ortadoks-İslamcı olarak birbirimizi kesip biçebilecek bir gerilimin, cepheleşmenin tuzağındayız...” diyordu. Söz benim doğduğum, şimdi sözde bağımsız devletçik olan Kosova’ya gelince, göbeğinde, Priştine’nin merkezinde yükselen dünyanın en büyük ABD üssü için “Uzaydan Çin Seddi’nden sonra gözüken en büyük yapılaşma” tanımını yapıyordu.
Çokkültürlü toplum modeli olarak AB’nin içinde yer alacakken ortalama 2 milyoncuk devletçikler olarak 9 parçaya bölünmüş eski Yugoslavya topraklarında şimdilerde hepsi de çok yoksul, yoksunluk içindeler. Dökülen kanlar, beslenmiş düşmanlıklardan sonra, çağlar gerisine sürüklenmiş yaşamlarında, hani çok pompalanmış özgür devletlerin eseri yok. Farklı ırklar, dinler üzerinden birbirlerini kesip biçmiş insanların birlikte, uygarlık içinde yaşayacak halleri olacak değil ya... Hangisi, hangi ırk ve din ekseninden kurdurulmuş özgür devletçik sayılıyorsa, orada ırkçı ve dinci ilkel, bağnazlık, düşmanlık diz boyu... Ötekiler için yaşam hakkı olmadığı gibi, yaşam hakkı olanlar için de insanca yaşam koşulları yok...
Ben, en çok içinden geldiğim Kosova’yı, Kuzey Irak’ta kurdurulan Kürdistan devletçiğinin bir küçük modeli olarak görüyorum. Bir zamanlar her ırk ve dinden çocukların birlikte aynı okullarda özgürce kendi dilleri, inançları ile okudukları, aynı bahçeyi paylaşarak oynadıkları okullarda ötekilerin çocukları yok. Sırplar Kosova’yı nerede ise toptan terk etmek zorunda kaldılar. Aynı dinden azınlıkta kalan Müslüman Türkler hızla Arnavutların asimilasyonunda yok oluyorlar. ABD’nin dev üssü dışında, ekonomisi tüketilmiş, bağımsız var olamayacak kadar küçücük ülkede; mafya, pazar düzeninde savaşta yurtdışına kaçmışların gönderdikleri paralar, mafya gelirleri, kirli pazar ekseninde bir yaşam söz konusu...
Katliamlarda baş sorumlu tutulan Sırbistan halkı en çok, göreceli AB’nin korumasında zengin Hırvatistan, Slovenya’da bile halklar iç geçirerek Tito dönemini, barış içinde yaşam koşullarını özlemle anımsıyorlar. Aslında gizliden gizliye mafya ekonomisi ekseninde ticari ilişkiler sürüyor. Çünkü ayrı ayrı yaşayabilme ölçeğinde bile ayakta durulamıyor... Ancak o kadar ağır, acı, taze düşmanlıklar, yaşanmışlıklar var ki... Tarihin hesaplaşması içinde birbirlerine kırdırılmış, ırk-din ayrımcılığı vebasında çatıştırılmış insanları asla devlet olamayacak, ayakta duramayacak devletçiklere ayırdıktan, parçaladıktan sonra; yeniden aynı köyleri, kentleri, bölgeleri paylaşarak sahte devletçiklerden kurtularak gerçek devlete doğru yöneltecek değerleri, gücü bulmak gerçekten çok zor...
Neyse ki çağın vebası tuzakların gücüne karşın, bu ülkenin çoğunluğunun birlikte yaşama iradesi çok güçlü. Anadolu aydınlanmasının üzerine Cumhuriyet devrimleri ile eklemlenmiş çimentosu çok sağlam. İnsanca yaşamın sihirli anahtarının birlikte yaşama zorunluluğu ile olan ilişkisi bilinçlere kazılı, çakılı duruyor...