İNCİ ARAL Sessizlik
Bu köşede siyasi konulara girmemeye özen gösteriyorum ama bazen sanattan söz etmenin bana yersiz, boşuna geldiği anlar oluyor. Her şeyin eşitsiz, adaletsiz, vahşi bir biçimde yaşandığı bir ülkede yazar olmak insana sorumluluk dahası suçluluk yüklüyor. Akan kanı, şiddeti, hukuksuzluğu, birbirini azdıran ırkçılık ve ilkel milliyetçiliği görmüyormuş gibi durmak ağırıma gidiyor. Haftada bir yazan için gündem çok yüklü ve hızlı olsa da günceli yazılarıma taşımama dikkatinin baskısı altındayım.
Zaten baskı ve korku ortamında yaşıyoruz. Koşulların kendisini askeri darbe dönemlerinden daha sinsi bir kıstırılmışlık içine itmekte olduğunu hisseden, yarın için kaygıları olan yazar her şey yolundaymış genişliğiyle sanattan, edebiyattan dem vurabilir mi?
Gelecek günü, ayı, yılı merak ediyorum: Neler olacak? Halk bu anayasaya geçit verecek mi, Kürt sorunu çözülecek mi? Yoksa Türkiye etnik temelde bölünecek mi? Baskın seçim olur mu? ABD İran’ı ne zaman vuracak? Önümüzü göremediğimiz bir kavşaktayız, belirsizlik yakıcı. Yeni çıkan, bana gelen kitaplara bakıyorum, okuyup yazasım gelmiyor. Gazetelerde yaz. Bir yanda vur patlasın çal oynasın kafalar, bir yanda uydurma suçlamalarla Silivri’ye kapatılan, yargısız infaz edilen değerli insanlar. Sindirilmiş basını, ordusu, ürününü yollara döküp çiğneyen çiftçisi, işsizi, cinnet getiren memuru, göçük altında kalanı, teröre kurban giden çocuğuna gözyaşı döken yoksul, sabırlı insanlarıyla hangi karanlığa sürüklenmekteyiz?
Uzmanlar, gazeteciler konuşuyor. Sivil darbeden, faşizmden söz ediliyor. Ekranlarda birbirine benzer ya da karşıt görüşler tartışılıyor. Sinirler gergin. Sislere, öfkelere, feryatlara boğulmuşuz. Yoksa yeni belalar, ateşler mi bekliyor bizi?
***
Biliyorum, sanat hayatın kendisidir. İnsanın özündeki vazgeçilmez yaratma güdüsü düşüncenin izinde, kuşkular, sorular, karşı olma ve adalet duygusuyla beslenir. Peki ama bugün içinde yaşadığımız karmaşa sanata, edebiyata neden çok az ya da hiç yansımıyor?
Kırklardan seksenlere insanımızın macerası büyük ölçüde edebiyatın belleğine kaydedildi, ama hızlı dönüşümlerin yaşandığı seksen sonrası gerektiğince yansımadı. O dönemden bugüne dağılıp savrulmalarımız önemli eserlere konu olmadı henüz. Susmaya, kabullenmeye, bencilliğe alıştırıldığımız, şundan ya da bundan korktuğumuz için olmalı.
“Bu Kalp Seni Unutur mu”, neden yayından kaldırıldı? Gerici bir cuntanın ülkeyi otuz yıl geriye götürdüğü süreci anlatan bu nitelikli dizi bile ilgi görmemişse o günleri yazanları kim okuyacak? Yasak aşklara, mafya savaşlarına bakmayı yeğleyen, düşünmeyi, okumayı, soru sormayı yorucu bulan insanlar gamlı, zor hikâyeler istemiyor artık. Toplumcu yazarın, romanın modası ise çoktan geçti.
Kültür endrüstrisinin hedefi, eşyadan sanata, gizemden dine bir örnekliğin kolaylığına sığınan büyük kitle. Kendine yabancılaşmış insanlar için kurgulanmış efkâr dağıtan hayaller para ediyor artık. Cam ekranın yarattığı anındalık ve unutkanlıkla, bunalım ve sürekli korku şoklarıyla toplumcu bilincin fişi çekildi.
***
Kültürel sığlık ve ortak belleğin kaybı ile gelen kayıtsızlık bulaşıcıdır ama kalıcı olması tarihin akışını zorlar. Bu şaşkınlık, perişanlık günlerini tarihin ruhsuz sayfaları yazacaktır kuşkusuz. Ama ben kaybettiğimiz insani değerlerin bir gün edebiyatın ölümsüz belleğine de kaydedileceğini, hayatı yazma eylemiyle ilişkilendirmeyi bilenlerin insanımızın acıyan yerleri ve çaresizliği üzerine her zaman söyleyecek sözleri olacağından eminim. Özellikle kardeş kanının aktığı yerde insanlık bilinci yara alır, çünkü ve yazarlık vicdanı kanar.