Yazdıklarımdan sendikalara ve sendikacılığa karşı olduğum çıkmaz ve çıkmamalıdır. Fakat gelişmiş ekonomilerde sendikacılık artık resmen gülünç hale gelmeye başlamıştır, hatta bu konuda kemikleşmiş Marksist dili konuşan sendikacıların da içinde bulunduğu, komik ötesi filmler dahi çevirilmektedir. Sendikalar duygusal bir yaklaşımla sadece çalışanın değil hiç çalışmak istemeyenin de olmayan haklarını koruma uğraşında, bazan işyerlerinin kapanmasına kadar sert davranışlar içinde bulunmaktadırlar.
Tabi ki çalışanların hakları korunmalı ve savunulmalıdır, fakat körü körüne değil. Çalışan insanlar çalışmayan insanların kahrını çekmek ve bunları bir toplumsal yük olarak taşımak zorunda değillerdir, buna tepki her geçen gün artmaktadır. Gelişmiş ekonomilerde asalak bir sınıf yaratılmıştır. Fakat Amerikan şirketlerinin çoğu bu soruna ilginç bir çözüm bulmuşlardır. İşe alınan eleman daha baştan yönetici statüsünde ve otonomdur, yani çalışma saatleri konusunda uyulması gereken bir sınır yoktur. Bu elemana piyasanın %50 üzerinde maaş verilmekte, fakat kendisinden normalde iki elemanın yapması gereken iş hacmi istenmektedir ve insanlar bunu seve seve kabul etmektedirler. Sonuçta eleman normalden iki katı fazla çalışmakta fakat ancak %50 fazla maaş almaktadır. Bu maaş seviyesi ile toplumsal saygınlığı artmakta, istediği bankadan kredi alabilmekte, ev, araba satın alabilmektedir. Söz konusu şirket ise % 50 fiyatına ikinci bir eleman çalıştırmış gibi kazançlı çıkmaktadır ve bu maliyetleri düşürmektedir.
Ayrıca bu şirketlerde çalışan elemanın verimliliği çok etkili yöntemlerle ölçülmekte ve verimliliğine göre, maaşında değişiklik yapılmaktadır. Sonuç olarak, çalışma saatleri ve şartları açısından eleman kendilğinden, yani kendi istek ve arzusu ile ortaçağ koşullarına geri dönmektedir. Günde 15 saat çalışmakta, çalışma bürosunda yemek yemekte, yakınlarını görememektedir, hatta sağlık problemleri ile ilgilenecek zamanı dahi yoktur. Şimdi bu kişilerin karşısına, günde 8 saat çalışan elemanlardan oluşan bir şirket koyarsanız, elemanlarını günde 8 saat çalıştıran şirket batar ve nitekim böyle de olmaktadır. 2 bin avro yerine 3 bin avro veya 3 bin yerine, dörtbin beş yüz avro için, insanlar kendileri yüzyıllar süren sendikal mücadelenin sonuçlarından vazgeçmeye hazır görünmektedirler.
Bir yanda çalışmak istemeyenler, diğer yanda zor şartlarda çalışmaya hazır olanlar, yine doğa kanunlarınının gündeme gelmesine neden olmaktadırlar. Güçlü olan kazanmaktadır, ya da sağlığı ve psikolojisi uygun olan. Amerikan şirketleri böyle bir çözüm bulmuşken, Çinliler ve Hindistanlılar çok düşük ücretlerle ve daha çok çalışırken, AB ekonomilerinin uzun vadede şansları nedir? Bugün sermaye, hammadde, üretim araçları ve teknoloji uluslararası planda tam bir hareketlilik içerisindedir. Politik dünyadan bir alıntı yapmak gerekirse, kapitalizmde ve emperyalizmde çareler tükenmemektedir. İnsan doğasının yarattığı kapitalizm, kendisini bu doğaya uygun olarak ve gerekirse vahşice yenileyebilmektedir.
Bu demek değildir ki, sosyal devlet ve bütün sosyal kavramlar yok olsun. Devletin görevlerinden biri de olanaklı olduğu ölçüde sosyal adaleti sağlamaktır. Fakat bizim bahsettiğimiz devlet, Marksizmin en büyük kapitalist ve sömürücü olarak gördüğü ve ilerde bir gün yok edilmesi gereken devlet değildir. Bu devlet tanımı bize uymaz, kargalar güler. Devletin tarihsel olarak ve bugün temel görevleri vardır, bu görevleri yerine getirebilmesi için de her zaman var olması ve güçlü olması gerekir. Yani esasen ulusal açıdan devlet-kapitalist işbirliği değişik vergilerle veya bürokrasi ile zaten her zaman açık ve kapalı olarak vardır. Devletin temel görevlerinden biri de elektrik, yol, su, sağlık hizmetleri, emeklilik, bazı sigorta dalları gibi temel konularda, bütün çalışanlara ulaşılabilir ve ucuz hizmet götürmektir. Değişik önlemlerle sosyal adaleti sağlamaktır. Fakat ne yazık ki...
Evet fakat ne yazık ki...Batı tipi sosyalist partiler suyun tuza doyduğu pozisyondadırlar. Yani bunlar iktidara geldiklerinde ulusal açıdan ve sosyal açıdan sonuç daha iyi değildir. Yani tamam, yapalım, herkese daha çok gelir sağlayalım, daha çok sosyal haklar verelim denildiğinde, bu refah nereden gelecektir? Daha çok çalışmadan daha çok gelir elde edilemeyeceğine göre, gelir dağılımı değiştirilecektir. Bu da bazı şirketlerin kapanmasına ya da bazı sektörlerin büyümemesine yol açacaktır. Eğer devletin yüksek oranlarda vergilendirebileceği uluslararası dev özel şirketler yoksa, yani sömürü ihraç edilemiyorsa ne yapılacaktır? Neredeki hangi kaynak kime dağıtılacaktır? Ömür boyu bir yere gelmek için zor şartlarda mücadele etmiş insanlar, bu mücadeleyi vermemiş insanlarla, insancıl nedenlerle paylaşıma hazırlar mı?
Batıdaki pek çok sosyalist partinin elde ettikleri sonuçlar hiç de sosyalist değildir. Aksine milli gelir sonuç olarak düşmekte, işsizlik artmakta, yeterli kaynak bulunamadığı için devlet yoksullaşmakta ve temel görevlerini daha kötü yapmaktadır. Kısaca, matematiksel ve istatistiksel olarak, sosyalist partilerin sonuçları sosyalist değildir. Son dönemlerde bunun farkında olan sosyalist partiler, bilinçli olarak işçiden çok işverenin yanında olmayı ve böylece elde ettikleri gelirlerin bir kısmını sosyal yardım adı altında dağıtmayı tercih ediyorlar. Yani daha önceki yazımda belirttiğim gibi sömürü emperyalist dev şirketler aracılığıyla ihraç ediliyor. Peki nerede kaldı,komünal toplum, ilkel toplum, köleci toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum, komünist toplum tekerlemesi? Birbirlerinin yükünü çekmeye hiç de hazır olmayan, çalışmayı sevmeyen gittikçe daha çok ırkçı, ayrımcı olan hangi işçi sınıfı hangi Marksist devrimi yapacak?
SSCB de örneklerini gördük. doğu bloku ülkelerinin tamamı da bizlere ileri derecede sosyalizmin veya kısaca ve olduğu gibi komünizmin insan doğasına ve üretim şartlarına uygun olmadığını ispat etti. Bu ülkelerin öğretim üyeleri şimdi pazarcılık yapıyorlar. Üniversite mezunları AB ülkelerinde inşaat işçiliği yapıyorlar veya eğlence sektöründe kullanılıyorlar. Duygusal sosyalistlik veya komünistlik ile hiç bir yere varılmaz. Ekonomi-politik matematiktir, yoktan var edilemez, teknolojik ilerlemenin olması için bu ilerlemeye değer bir pazar payı veya gelir seviyesi elde edilmesi umudu şartdır. Hiç kimse bir başkası için sabahın köründe kalkmaz.
Kaldı ki doğada en az çaba kuralı geçerlidir. Su en kolay yoldan akar bu fizikseldir. Aslan en kolay av varken en zor avın peşinde koşmaz, bu içgüdüseldir. İnsanlar da genelde mecbur kalmadıkça çalışmayı değil, dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih ederler, bu da insanın doğasında vardır. İnsanlar doğuştan eşit olmadıklarına göre, duygusal yaklaşımla, hepimiz çalışalım, hepimiz paylaşalım felefesi çok güzel olmasına rağmen, uygulamada hüsrana uğramaktadır. Yaşama içgüdüsü ve en az çaba kuralı hayatı korurken, hayati önemde olmayan konularda insanlar birbirlerine hoşgörülü davranmak istememektedirler.Teoride evet, tozpembe bir dünya herkesin hoşuna gitmektedir, fakat pratikte insan doğasının gizli ve vahşi yanı her zaman üstün gelmektedir.
Emperyalizm bunu çok iyi anlamış ve kullanmıştır, ulusal refah için sömürü ihraç edilmiştir. Daha vahşi olan ABD ekonomisi AB den daha ileri düzeydedir. ABD hem ulusal hem uluslararası planda vahşi ve acımasız bir ekonomiye ve bir poitikaya sahiptir. Fakat ilginçtir bu rolü yakında dünün komünist bugünün emperyalist ülkesi Çin ve Hindistan devralacaktır.Ruslar ise suni zenginlerini daha da çok beslemek ve artırmak niyetindedirler, biraz geç de olsa ölçek ekonomilerinin kıymetini onlar da anladılar ve bununla başedemeyeceklerini öğrendiler. Yani, kısaca, bir şirket ne kadar büyük olursa ve ne kadar çok üretirse üretim maliyeti o kadar çok düşmektedir. Bu nedenle uluslararası açıdan bakılırsa, yok edilmesi gereken devlet en büyük emperyalist olmakta ve uluslararası şirketleriyle diğer devletleri sömürmektedir.
Sonuçta başlangıç noktasına geri dönüyoruz, yani uluslararası planda söz konusu olan tek şey şu veya bu yolla bir ulusun bir ulusu, bir ülkenin bir ülkeyi sömürmesidir. Matematiksel olarak olan budur. Yani ulus devletlerin derdi birbirinden negatif anlamda faydalanmak ve sömürüyü iyilikle, olmadı kötülükle ihraç etmektir. Biri diğerinin gelişmesini, sanayileşmesini, teknolojide ilerlemesini istememektedir ve buna her yolla engel olmaya çalışmaktadır. Bütün engellere rağmen başaran ekonomilere bakınız. Japonya, Almanya, İtalya Askeri-Militarist ve milliyetçi bir geçmişleri vardır. Bu iyidir veya kötüdür demiyorum, böyledir diyorum. Fransa, İngiltere, ABD sömürgeci ve ırkçı bir geçmişi ve yakın tarihi vardır. Ruslar genelde Ruslardan başka kimseyi sevmezler, sakın ha Ermenileri, Kazakları, Azerileri, Türkleri sevdiklerini sanmayın. Güney kore japonya örneğini taklit etmiştir. Çinliler ise artık, her yere " Biz Çinliler bir gün dünyanın hakimi olacağız" yazmaktadırlar...Kısaca her şey özüne dönmektedir.
Dünyanın dört bir tarafında, milliyetçilik ve devletçilik akımı açık veya gizli olarak dolu dizgin devam ederken, Türkiye de bu akımın artık devrinin geçtiği ve eskidiği, ilkel bir düşünce biçimi olduğu koca bir yalandır. Milliyetçilik derken kafatasçılık veya ırkçılık değil, bir ulusun kendini koruma mücadelesinden bahsediyoruz. Çünkü sonuçta her zaman bir başka ulus gelip sizin özgürlüğünüzü elinizden almaktadır. Ben AB nin de yaşayacağını sanmıyorum ve bu konuda bana katılan pek çok AB li aydın var. AB daha şimdiden çatırdamaya başlamıştır, para birliğinden çıkmayı düşünenler var. Gelişmiş AB ülkeleri hiç de daha yoksul AB ülkelerinin kahrını çekmek niyetinde değiller. Ayrıca ülkelerindeki en güzel evlerin, şirketlerin, tatil yerlerinin bu gelişmiş AB ülkeleri vatandaşları tarafından satınalınmasına hiç memnun değiller. Kendi ekonomileri bozulmaya başladığında göreceğiz kardeşliği ve olmayan kültür birliğini. Her şey yeniden özüne dönecek, binlerce yıllık kültürleri ve ulusları silemezsiniz. Bana soracak olursanız, bizim kurtuluşumuz da AB ve ABD ye sırtımızı dönüp bağımsız bir Türk Birliği kurmamızdan geçer, diğer ülkelerle her türlü işbirliği emperyalizme ve sömürüye dayalı olacaktır.
Sevgiler...Emre Kaan Emre....26/07/2010