Aklımda yazılacak o kadar çok konu var ki, hangisini yazacağımı şaşırıyorum bazen. Sözleşmeli ve kadrolu gündem mühendislerinin her daim fazla mesai yaptığı memleketimizde köşe yazısı yazmak, radyo dj’leri gibi lafazanlık yapmak kadar kolay…
Uzun uzadıya yazmak yerine, gündemdeki konuların en önemlilerine dair kısa kısa değerlendirmeler yapıp, sözün özünü söylemekle yetineceğim. Kalan güncel mevzuları da haftaya ele alırız. Polis memurunun ve U.K. vatandaşı Bakanımızın Kürtçe konuşması gibi…
· Son zamanlarda beni çok düşündüren uygulamaların başında, hukuk sistemimizdeki en tartışmalı konu olan uzun süreli tutukluluk tedbiri geliyor. Uygulama ikircikli, sorun da bundan kaynaklanıyor zaten. Mesela yardım paralarını dolandırmakla suçlanan yahut reşit olmayan kıza taciz iddiasıyla yargılanan şahıslar pekala tutuksuz yargılanabiliyorken, son yılların tartışmalı davalarında yargılanan ünlü ve önemli kişilerin (ki görevleri ve konumları itibariyle kaçma ihtimalleri çok zayıf olmasına rağmen) tutuklu yargılanmasında ısrar ediliyor. Peki tutukluluk şart mı, bu son ve ağır adlî tedbir büyük davalarda niçin sıfır toleransla uygulanıyor? Tutukluluk tedbiri, peşinen cezalandırma ve sindirme amaçlı mı kullanılıyor? CMK hükümlerindeki yeni tedbirler niçin şahıslar lehine işletilmiyor? Adlî kontrol mekanizması dolandırıcılar ve tacizciler için uygulanabiliyorsa, seçilmiş ve atanmış tutuklular için de uygulanamaz mı? Bu elbette mümkün ama kanaatimce büyük davalarda (siyasî olarak değerlendirilen davalarda) şüpheliler ile sanıkların soruşturma ve yargılama sürecinde medyaya yapacakları açıklamalar yoluyla lehlerine kamuoyu oluşturmalarının önüne geçmek için uzun tutuklulukta ısrar ediliyor olabilir. Ki duruşmalarda görüntü alınmasına ve televizyondan canlı yayın yapılmasına izin verilmemesi de bu endişelerle bağlantılı görünüyor.
Görünen o ki, olan bitenin kamuoyu önünde tüm çıplaklığıyla cereyan etmesi istenmiyor. Şahsen ben de bu tür davalarda taraf (müddei) olsaydım böyle yapardım; yani tutukluluğun esas olduğu ve gözlerden uzak tutulan mahkeme sürecini, zekice ve mutlak yargılama yöntemi olarak benimserdim.
· MİT krizi ile ayyuka çıkan gerçekler: 1. Şahsa özel yasa sadece siyasîler için değil, üst düzey bürokratlar için de çıkarılabiliyormuş. “Ne vefalı bir tutum” mu demeliyiz, yoksa Oslo Süreci’ni de düşünerek, işin varacağı noktayı mı tahayyül etmeliyiz? 2. Yürütme erkinin aslında gayrı resmî bir koalisyon olduğu, o kadar da muktedir ve mono-blok olmadığı ispatlandı. 3. İstanbul Emniyetindeki ani görevden almalar, İstihbarat ve KOM şubeleriyle ilgili çok ciddi iddiaların hiç de yersiz olmadığını gösterdi.
Bu durumda, yazdığı kitabın ardından teröristlikle itham edilerek tutuklanan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı haklı çıkarken, her devrin popüler gazetecisi Nazlı Ilıcak ise “Her Taşın Altında ‘The Cemaat’ mi Var?” adlı aklama kılavuzuyla resmen çuvalladı diyebilir miyiz?
· Seçim sürecinde “eski ülkücü” vurgusuyla propaganda yapan Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ geçtiğimiz günlerde yaptığı yazılı açıklamada “1921'de kahraman Türk Milleti bir Anayasa yapmıştı, o Anayasa bizim istiklal Anayasamızdı, bağımsızlık Anayasamızdı. Şimdi istikbal Anayasasını da biz yapacağız. 1924, 1962 ve 1982'de yapılan Anayasalar hep darbecilerin, vesayet rejimlerinin, başkalarının kokusunu taşıyordu.” buyurmuş. 1921 Anayasası olan Teşkilat-ı Esasî’yi kabul edip, 1924 Anayasasını ise darbeci ürünü olarak değerlendirmek nasıl bir bakış açısıdır? Yani Cumhuriyet’in ilanı bir darbe midir? 1921 Anayasasını kutsayıp, 1924 Anayasasına darbe anayasası demek nasıl bir çelişkidir, ne tür bir bilgisizliktir? Yoksa… Yıkılan Osmanlı Devleti’nin yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Sayın Vekil açısından bir darbe midir? Acaba kendisi işgal altındaki Osmanlı Devleti’nin ve kukla hâline gelmiş padişahlığın devamını mı tercih ederdi?
Bunu söyleyen kişinin bir milletvekili olması ne acıdır, ne hazindir. Fakat “eski ülkücü” olarak kendini tanıtan bir vekil, Cumhuriyet’i kuran kadroya üstü kapalı “darbeci” demiş (ki o kadro Türk milliyetçiliği ve tam bağımsızlık parolalarıyla hareket etmişti), Atatürk ve silah arkadaşlarına alenen hakaret etmiş, ne gam!...
Not: Babamın vefatı dolayısıyla başsağlığı dileyen ve bu zor günümde beni yalnız bırakmayan tüm dostlara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Eksik olmayın, sizler sağolun.
HABERİNİZ.COM
KamuGazetesi.com
BHaber.net
Hasan Salih GÜNDÜZ
hs_gunduz@ttmail.com